Merhaba dostlar;
İran sinemasını hep sevmişimdir. Az bütçeyle ve tabii ki ülkenin yönetim şekli nedeniyle çok zorlu çalışma şartları olmasına rağmen, o güzel filmleri dünya sinemasına hediye etmişlerdir. Biz bu hafta Abbas Kiyarüstemi’nin 1997 yapımı Kirazın Tadı isimli filmi hakkında sohbet edeceğiz.
Abbas Kiyarüstemi, “sinemanın filozofu” olarak da anılır. Filmlerinde seyircinin aklında soru işaretleri oluşturur, sorgulatır. Bu filminde bol bol diyalog vardır ve hepsini tek tek analiz etmek, anlamak ister seyirci…
“Muhterem beyim, hasta olan sizin düşünceleriniz. Sizde bir sorun yok. Bakış açınızı değiştirin. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünyanız değişsin.”
Filmin ana karakteri Bedii Bey’dir. Bedii Bey, tükenmişliğin en zor günlerinden geçmektedir. Hayatına bir anlam yüklemek için arayış içinde, İran sokaklarında arabası ile dolaşırken yine kendisinin yaptığı bir planın öznesi olacak kişiyi aramaktadır. Planı ise; evinde uyku haplarını içecek ve kendisinin kazdığı çukura girip bekleyecektir. Teklifini kabul eden kişi, öldüyse onun üstüne toprak atacak, ölmediyse onu çukurdan kurtaracaktır. Bedii Bey zengindir, bu teklif için de para ödeyecektir.
Şimdi dostlar, bu şekilde başlasa da film ilerledikçe aslında hayat ile ölüm arasındaki yolculuğumuzu sorgulatıyor.
Bedii Bey’in arabasına film boyunca ayrı ayrı üç yolcu biner. Bakın, bu yolcularla yaptığı konuşmalarla şunu sorgularız: Bedii Bey gerçekten ölmek mi istiyor, yoksa hayata tutunmak için kalbine dokunacak bir insan mı arıyor? Çünkü filmde “Acılarımı anlayabilirsiniz ama hissedemezsiniz.” dese de yine de arayış içindedir.
Yönetmen bu üç yolcuyu özenle seçmiştir; korku/görev (asker), inanç/dogma (ilahiyatçı) ve tecrübe/yaşam sevinci (yaşlı adam)… Yolcuların yaşlarına bakarak konuşursak da asker gençtir, ilahiyatçı orta yaşlı ve yaşlı adam… Yani hayat yolculuğumuzdaki duraklarımız.
“Bütün güzel şeyleri bize toprak verir.” sözüne karşılık, “Öyleyse size göre, bütün güzel şeyler toprağa geri döner.” sözünü duyarız.
Hayat da öyle değil midir?
Aklıma geldiği için yazayım; çok sevdiğim yazar Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı isimli romanında der ki: “Ölüm, yaşamın karşıtı olarak değil, onun bir parçası olarak mevcuttur.”
Yani dostlar, hayat toprağın bize sunduğu bir armağandır ve hayattaki tüm güzelliklerin (aşk, gençlik, neşe, kirazın tadı) toprağa dönecek olması onları değersiz kılmaz; aksine benzersiz ve kıymetli kılar. Bir şeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini, bir gün toprağa gömüleceğini bilmek, şu an sahip olduğumuz hayatın değerini artırır.
Bedii Bey bunu şöyle özetler: “Ben ağacın dibine saçacağın gübreyim.”
Filmde bir de hikaye anlatılır ki yaşama sevincini filizlendirir, aynı zamanda filme de ismini vermiştir: Kirazın tadı… Bu hikayeyi filmde siz dinleyin, ben burada yazmayacağım.
“Eğer bizler her küçük sorundan dolayı bu yolu seçseydik, yeryüzünde yaşayan bir tek kişi kalmazdı.”
Öyle değil mi dostlar, her insanın kendisiyle baş başa kaldığı dertleri, sıkıntıları yok mu? Zaten Bedii Bey de karşılaştığı insanlar üzerinden yaşam sevincini yeniden bulma çabası içinde değil midir?
Dolayısıyla film, ölümü arayan bir Bedii Bey üzerinden izleyiciye yaşama sevincini ve devam etme nedenlerini izlettirir. Kirazın Tadı filmi, ölümden çok yaşamanın bir filmidir.
Dostlar; Yıldızlar Arasında (Interstellar-2014) isimli filmde şöyle bir replik geçer:
“Bu görevlere neden makine yollayamadığımızı biliyorsun, değil mi Cooper?
Bir makine iyi doğaçlama yapmaz çünkü ölüm korkusunu programlayamazsın.
Hayatta kalma içgüdümüz bizim en büyük ilham kaynağımız.”
Friedrich Nietzsche demiş ki: “Yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi, neredeyse her ‘nasıl’a katlanabilir.”
Naçizane ben de diyorum ki;
Ey insan!
Doğanın, yağmur yağsa da ot bitmez dediğin anda dirilişine şahit olmadan, yağmur sonrası o toprak kokusunu ciğerlerine doldurmadan, üzerinde yetişen ağaçların meyvesini tatmadan, yani yaşamın tadına varmadan; aslına, yani toprağa teslim olamazsın.
Son noktayı yine filmdeki bir alıntı ile koyalım:
“Her şey düzeldi mi peki? Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim.”
Hoşça kalın…