Bir film, bir şiir ve büyüdükçe anladığımız babalar üzerine…
Merhaba dostlar,
“Birinin çuvallamasını mı istiyorsunuz? Ona mükemmeliyetçilik aşılayın. İyi’nin karşıtı kötü değil, mükemmeldir.”
Nihan Kaya, İyi Aile Yoktur isimli kitabında böyle diyor.
Neden bu alıntıyla başladım? Çünkü yarın Babalar Günü…
Mayıs ayında Anneler Günü’nü kutladık, şimdi de babaları hatırlayacağız. Ama bu özel günler bana hep aynı soruyu düşündürüyor:
Anne ve babalarımızdan gerçekten ne bekliyoruz?
Dikkat ediyor musunuz? Toplum, yani bizler, anne-babalara çoğu zaman “mükemmel” olma misyonu yüklüyoruz.
Oysa anne-babalarımız da bizimle birlikte büyüyorlar ve bu yolculukta hata yapabiliyorlar.
Üç çocuk sahibi bir anne-babayı düşünün. Üç çocuğun anne-babası biyolojik olarak aynı kişiler olsa da yıllar içinde psikolojik olgunlukları değişiyor. Maddi imkanları değişiyor, hayat tecrübeleri değişiyor. Bu yüzden her çocuğun yaşadığı anne-baba deneyimi de birbirinden farklı olabiliyor.
Shannon L. Alder’in şu sözü de her zaman hoşuma gider:
“Mükemmellik diye bir şey yoktur, sadece kusurluluğun güzel versiyonları vardır.”
Şu hataya düşmemek lazım; hayatımızda zorluklar, başarısızlıklar ya da mutsuzluklar yaşadığımızda anne-babalarımızın da payı var diye düşünmeyelim.

Belki de bu yüzden Cemal Süreya’nın şu dizeleri yıllardır pek çok insanın yüreğine dokunur:
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu, kör oldum.”
Çoğu kişi bu dizeleri yalnızca bir evladın kaybettiği babasına yazılmış bir ağıt olarak okur. Oysa biraz daha derinine indiğimizde, bu satırlarda sadece ölümün değil; bir babanın hayatımızdaki yerinin, yokluğunun ve bıraktığı boşluğun da anlatıldığını hissederiz. Bazen baba yanımızdadır ama ulaşamadığımız kadar uzaktadır; bazen de yıllar sonra onun eksikliğini, yükünü ve sessiz fedakarlıklarını daha iyi anlarız.
Belki de anne-babalarımızı değerlendirirken kusurlarına değil, hayatımızda bıraktıkları izlere bakmak gerekir.

Babalar Günü’ne özel olarak My Father’s Shadow (Babamın Gölgesi) filmi sohbet konumuz olsun.
Akinola Davies Jr.’ın ilk uzun metrajlı filmi; senaryosunu ağabeyi Wale Davies ile birlikte kaleme aldığı bir yapım…
1993 yılının Nijerya’sına gidiyoruz. Tarihi bir seçim dönemi…
İki küçük erkek kardeşin babalarıyla yeniden “tanışmalarını” ve zamanla onu sevmeyi öğrenmelerini izliyoruz.
Anne filmde yok; başka bir köye gitmiş. Babalarının da Lagos şehrine önemli bir iş için acil olarak gitmesi gerekiyor. Baba iki çocuğunu yanına alıp anneye bir not bırakarak yola çıkıyor.
Dikkat ederseniz ben de sürekli “baba” ya da “anne” diyorum. Çünkü film iki küçük çocuğun gözünden anlatılıyor. Bunu bilerek seyretmek önemli.
Film, ekmek parası için evden uzak olmak zorunda kalan bir babayla çocuklarının yeniden tanışmasını anlatıyor ve bunu tek bir güne sığdırıyor.
Çocukların iç dünyalarındaki savaşı da izliyoruz. Öyle bir savaş ki; bir taraftan baba figürüne ihtiyaç duyarken diğer taraftan yanında olmadığı için ona öfke duyuyorlar.
Babalarıyla açık açık konuştukları sahnelere de şahit oluyoruz. Bu konuşmalar sayesinde onu tanımaya, en önemlisi de anlamaya başlıyorlar.
Hani deriz ya; insan anlaşılmak ister…
Babalarını anladıkça sevmeleri de kolaylaşıyor.
Belki de hayatın birçok alanında olduğu gibi sevgiyi büyüten şey kusursuzluk değil, anlamaya çalışmaktır.
Baba tarafına baktığımızda ise zaman kavramı öne çıkıyor.
Bu dünyanın en değerli varlığı zamandır.

Baba, eşi ve çocuklarıyla geçireceği o değerli zaman dilimlerini feda ediyor. İnsan ister istemez düşünüyor; hem ailesiyle birlikte olup hem de geçimini sağlayabileceği başka bir yol bulabilir miydi?
Aslında bu hesaplaşmayı baba da yapıyor zaten.
Bugün bile ailesinden uzakta çalışmak zorunda kalan, çocuklarının büyümesine uzaktan tanıklık eden nice baba var.
Filmde öyle bir replik var ki babanın iç dünyasını gün ışığına çıkarıyor:
“Bir şeyleri mutlaka feda ediyorsun. Yanlış şeyi feda etmemek için dua ediyorsun sadece.”
Bu cümleyi çocuklarına söylüyor.
Baba tarafında kalmaya devam ettiğimizde çocuklar, babalarının yıllardır taşıdığı üzüntüleri de öğreniyorlar.
Hani yazının başında söz ettiğimiz gibi; anne-babaların da kendilerine ait hayatları, kırgınlıkları, hayal kırıklıkları ve yaraları var.
Bazen çocuklar büyüdükçe bunu daha iyi anlayabiliyor.
Seyirci olarak biz de 1993 yılının Nijerya’sına tanıklık ediyoruz.
Lagos’ta geçen bir gün boyunca insanların askeri yönetimden sivil yönetime geçme isteğini, seçimin cunta tarafından iptal edilmesini ve bunun sokaklara yansıyan sonuçlarını görüyoruz.
Dostlar, ben bir film incelemesi yazmıyorum.
Sadece bu filmin bende bıraktığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Naçizane fikrim; önce filmi seyredin, sonra da film hakkında yazılan inceleme yazılarına arama motorlarından ulaşarak okuyun. Bazen bir filmi önce kendi kalbinizle anlamak, başkalarının yorumlarını okumaktan daha kıymetli olabiliyor.
Babalar Günü vesilesiyle; hayatta olan babalarımıza sarılmayı, uzakta olanları aramayı, kaybettiklerimizi ise güzel hatıralarla anmayı unutmayalım.
Hoşça kalın dostlar…