KÖTÜLÜĞÜN KONFORU!

Yayınlama: 29.08.2026
22
A+
A-

Merhaba dostlar;

Nazi filmlerini (Holokost filmleri) izlemişsinizdir; soykırımı doğrudan gösteren, acıyı, çaresizliği ve merhametsizliği seyircisinin vicdanına bir yumruk gibi oturtan o filmleri… Hatta o döneme ait bazı filmler vardır ki çocukların gözünden masumiyetin katledilişini izlettirir.

Yalnız sohbet konumuz olan bu film, seyircisine dolaylı yoldan anlatmayı seçmiş bir film ve şu soruyu soruyor: “Kötülük normalleşir mi?”

Evet, maalesef normalleşiyor.

Film bize bir başka soruyu daha sorduruyor: Toplum olarak sürekli gördüğümüz hangi kötülükleri “normalleştirebiliyoruz?”

Filmimizin ismi İlgi Alanı (The Zone of Interest, 2023)

Dostlar, şimdiye kadar çekilen Nazi filmlerinde (Holokost filmleri) hep acının içindeki insanların çaresizliğini ve bu dramı yaşatanların “canavarlığını”, bu vahşeti nasıl yaptıklarını izledik. Filmimiz ise bizi, bu kötülüğün nasıl normalleştirildiğiyle ve o trajediyi yaratanların “konforlu” dünyasıyla baş başa bırakıyor.

Evet, “konforlu” kelimesini bilerek ve altını çizerek kullandım.

İnsanlık dramının yaşatıldığı Auschwitz toplama kampı duvarının bir tarafında Nazi komutanının ailesinin çiçekli bahçesi, çocuklarıyla huzur ve mutluluk içinde yaşadıkları malikanesi var. Diğer tarafında ise yaşatılan büyük acı…

Fakat yönetmen bu tarafı göstermiyor. Yalnızca gelen çığlıklar, silah sesleri ve fırınlardan yükselen dumanlarla bize tasvir ediyor.

Hani dediğim gibi, daha önce seyrettiğimiz filmlerde —özellikle Schindler’in Listesi (Schindler’s List, 1993) ve Piyanist (The Pianist, 2002)— yaşananların içinde buluruz kendimizi. Bu filmde ise kötülüğün normalleşmesine şahit oluyoruz. Çünkü Auschwitz’in komutanı Rudolf Höss ve eşi Hedwig’in sıradan aile yaşamını izliyoruz.

Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı kavramıyla tam da bu noktada akla geliyor: Büyük kötülüklerin ardında her zaman sıra dışı “canavarlar” değil, düşünmeden sistemin parçası hâline gelen sıradan insanlar da olabilir.

Bunu filmle bağdaştırırsak; yönetmen provokasyona kaçmadan, seyircisini derin bir rahatsızlık hissiyle baş başa bırakıyor. Kötülüğün sıradanlığını Auschwitz’in gaz odalarını göstererek değil, kampın duvar komşusu olan Höss ailesinin sıradan hayatını anlatarak sinema tarihinde iz bırakacak bir biçimde ele alıyor.

Aslında yönetmen seyircisine diğer filmlerde olduğu gibi kötülüğü “göstermiyor”; kötülüğü “duymanızı” istiyor.

Çünkü o sesler, ailenin mutlu yaşamından yükselen seslerle aynı anda, arka planda hep var.

“Küller… Bahçe için çok iyi bir gübre oluyor.”

(Bahçıvanın, kampın bacalarından gelen insan küllerini seradaki çiçekler için kullanırken yaptığı sıradan yorum.)

“Burası bizim hayat alanımız. Çocuklarımızı burada büyüteceğiz.”

(Hedwig’in, Auschwitz’in duvar komşusu olan evlerini ve bahçelerini ne kadar benimsediğini gösteren sözü.)

“Odamdaki pencereleri kapatın, dışarıdan koku geliyor.”

(Çocukların, kamptan yükselen kokudan rahatsız olduklarında verdikleri sıradan tepki.)

Bakın, yönetmen seyircisine “direniş ve direnişçiler hep vardır” diyerek filmin kasvetli havasından biraz olsun uzaklaştırıyor.

Masal okuma sahnelerinde, gece karanlığında bir kız çocuğunun görüntüsü çıkar karşımıza… Termal kamera tekniğiyle kaydedilen ve nesneleri kızılötesi bir görsellikle yansıtan bu sahnelerin anlatılan masala mı ait olduğunu düşünürken gerçekle yüzleşiriz.

Tarlalarda köle gibi çalıştırılan toplama kampı esirlerine gizlice gıda ulaştırmaya çalışan küçük bir direnişçi olduğu anlaşılır.

Direniş her zaman var dostlar…

O direnişçi kızın ismi Aleksandra Bystroń-Kołodziejczyk. Arama motorundan o günleri nasıl anlattığını bulup okumanızı tavsiye ederim.

Goebbels’in söylediği aktarılan bir söz vardır:

“Ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz.”

Joseph Goebbels, Nazi Almanya’sında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış, Adolf Hitler’in en yakınındaki isimlerden biri olmuştur. Kitleleri manipüle etme gücü, sert Yahudi karşıtlığı ve modern siyasi propagandanın en karanlık örneklerinden sayılan yöntemleriyle tanınır.

Kötülüğün sıradanlaşması ve toplumun yaşanan vahşete karşı duyarsızlaştırılması düşünüldüğünde, yıllarca sürdürülen bu sistematik propaganda ve algı yönetimini de görmezden gelmemek gerekir.

Sandra Hüller…

Benim en sevdiğim oyunculardan biridir. Bu rolü hemen kabul etmemiş; yönetmen, filmdeki “eş” rolü için Sandra Hüller’i uzun uğraşlar sonucunda ikna etmiş.

Çünkü bu film onunla anlam kazanıyor.

Sinema dünyasında özellikle duygusal olarak karmaşık, soğukkanlı veya psikolojik sınırları zorlayan karakterleri canlandırmadaki başarısıyla son yılların en güçlü aktrislerinden biri olarak kabul ediliyor. Karakterlerin psikolojik derinliklerini yansıtmadaki ustalığıyla tanınan bir oyuncu.

Serin akşamlarda açın bir Sandra Hüller filmi seyredin, derim.

Bu film kitaptan uyarlama diyeceğim fakat film kendi yolunu kendisi çizmiş; kitapla esas olarak isminde ve çıkış noktasında buluşmuş diyebiliriz.

Martin Amis’in The Zone of Interest (2014) isimli kitabını da okumak isteyenler için buraya not düşerek yazıma son vereyim.

Hoşça kalın…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.