Merhaba dostlar;
Bazen yaşadığımız dünyaya bakıp şu soruyu sormadan edemiyorum: Teknoloji ilerledikçe gerçekten daha özgür mü oluyoruz, yoksa sadece daha konforlu bir hayatın içinde sorgulamayı mı unutuyoruz?
Tam da bu düşünceler arasında yıllar önce okuduğum bir kitap yeniden aklıma geldi.
İlk kez 1990 yılında ortaokul ikinci sınıftayken okuduğum, daha sonra lise yıllarımda yeniden elime aldığım ve yıllar sonra kızım için satın alınca bir kez daha okuduğum Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya adlı eseri…
Her okuyuşumda aynı kitabın bana bambaşka şeyler anlattığını fark ettim. Çünkü değişen yalnızca yaşım değildi; değişen dünya, değişen insan ve değişen bakış açımdı. İlginç olan ise kitabın hiç eskimemesiydi. Sanki 1932’de değil de bugünü anlatmak için kaleme alınmış gibiydi.
Kitabın ilk yayımlandığı tarih 1932… Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, İkinci Dünya Savaşı ise henüz başlamamıştı. Avrupa büyük bir çalkantının içindeydi.
Cesur Yeni Dünya bir distopyadır; yani anti-ütopya örneklerinden biridir. Distopyaların ortak özelliği, toplumun kontrol altında tutulduğu bir düzen kurmalarıdır. Bu kontrol kimi eserlerde otoriter yönetimler ve baskıyla sağlanırken, Huxley çok daha farklı bir yol seçer: Mutluluk…
“Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim.
George Orwell’in 1984‘ü, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü ve Yevgeni Zamyatin’in Biz adlı eserlerinde baskı, yasaklar ve diktatörlük ön plandadır. Huxley ise insanları zorla değil, mutlu ederek yönetilen bir düzen tasvir eder.
Distopyaların temelinde insani duyguların köreltilmesi, bireysel düşüncenin yok edilmesi ve bilgiye ulaşmanın sınırlandırılması vardır. Belki de bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” sözü, distopyaların tam karşısında duran güçlü bir anlayışı temsil eder.
Kitabı tek cümleyle özetlemek gerekirse belki de şu alıntı yeterlidir:
“Eğer farklıysan yalnızlığa mahkumsun.”
Bu dünyada insanlar Kuluçka ve Şartlandırma Merkezleri’nde üretilir. “Üretilir” diyorum; çünkü annelik ve babalık kavramları ayıp ve gereksiz görülür. Böylece aile, inanç, sanat, edebiyat ve yüzyılların oluşturduğu kültürel miras da yavaş yavaş ortadan kaldırılmıştır.
Peki geriye ne kalmıştır?
İnsanlar doğmadan önce toplumdaki yerleri belirlenmiştir. Entelektüel zekaya sahip Alfalar, fiziksel gücü temsil eden Epsilonlar ve aradaki Beta, Gama ile Deltalar…
Daha çocukluk döneminde uygulanan “hipnopedya” yani uykuda eğitim yöntemiyle neye inanacakları, nasıl yaşayacakları öğretilir. Sonuçta herkes çalışır, herkes eğlenir ve herkes mutludur.
Çünkü kimse sorgulamaz.
Kitaptaki slogan bunu açıkça anlatır:
“Herkes, herkes içindir.”
Birey yoktur. İnsanlar yalnız kalmasın, düşünmeye fırsat bulmasın diye sürekli meşgul edilir. Kendini mutsuz hisseden ise “soma” isimli mutluluk hapına yönelir. İlginç olan, bunu zorla değil, kendi isteğiyle yapmasıdır.
Kitabın “uygar” dünyasının yöneticisi Mustafa Mond’un şu sözü oldukça dikkat çekicidir:
“Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yönünden arındırdık.”
Aşk, özlem, sadakat, aile ve fedakarlık gibi güçlü duygular da bu nedenle sistem için tehdit olarak görülür.
Romanın en çarpıcı karakterlerinden biri ise Ayrık Bölge’de yaşayan John’dur. Burada bizim bildiğimiz hayat vardır; aile, ebeveynlik, inanç, hastalık, yaşlılık, acı ve sevgi…
Fakat “uygar” dünya ona tek bir isim verir:
Vahşi.
Mustafa Mond ile John arasında geçen şu diyalog ise kitabın belki de en güçlü bölümüdür:
“Biz her şeyi keyifli yapmayı severiz.”
John ise şöyle cevap verir:
“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum… Günah istiyorum.”
Mustafa Mond’un cevabı ise düşündürücüdür:
“Aslında siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
John’un cevabı nettir:
“Evet… Mutsuz olma hakkını istiyorum.”
Aradan neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen Huxley, okuyucusuna hâlâ aynı soruyu sorduruyor:
İnsani duyguların törpülendiği ama herkesin “mutlu” olduğu bir yaşam mı?
Yoksa özgür iradeye, sevgiye, acıya ve sorgulamaya açık gerçek bir hayat mı?
Belki de kitapta geçen şu cümle her şeyi özetliyor:
“Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur.”
Bence bu eser özellikle lise çağındaki gençlere okutulmalı, üzerine konuşulmalı ve tartışılmalı.
Son olarak…
Bazen düşünüyorum da, Aldous Huxley gerçekten geleceği mi gördü?
Yoksa insanın değişmeyen yönünü herkesten önce mi fark etti?
Televizyon, sosyal medya, sürekli tüketim, sorgulamadan kabullenmek ve kendimize kurduğumuz yapay mutluluklar…
Acaba bugün bizim “soma”mız bunlar mı?
Kitap bittiğinde insanın aklında tek bir soru kalıyor:
Bir günümüzü gerçekten kendi irademizle mi yaşıyoruz, yoksa fark etmeden birileri bizi görmek istediği yöne mi sürüklüyor?
Hoşça kalın…