Merhaba dostlar;
Hani zaman zaman eleştirdiğimiz fakat genellikle içinde olmaktan hoşnut olduğumuz tüketim toplumuna hiç dışarıdan baktınız mı? İçinden çıkıp karşınıza alarak uzun uzun düşündünüz mü?
Bu haftaki sohbet konumuz olan film ile işte bunu deneyimleyeceğiz. Çünkü bu film aslında “biziz”… Hepimizi anlatıyor.
Filmin ismi; Castaway on the Moon / Kimssi Pyoryugi (2009) / Kim’in Adası.
Filmimizin ana karakteri Kim; bankaya olan borcunun faiz nedeniyle üç kat arttığını öğrenen, toplumun tüketim çılgınlığına uyum sağlamış bir birey… Film, kendisini Han Nehri üzerindeki bir köprüden sulara bırakmasıyla başlıyor. Ölmüyor tabii ki; şehrin ortasındaki ıssız bir adada uyanıyor.
Şimdi dostlar, şehre hem çok yakın hem de çok uzak olan bu ada bir metafor olabilir mi?
Şehrin ortasındaki bu ıssız ada, kalabalıklar içindeki bizlerin “iç dünyası”, “yalnızlığı” olabilir mi? Çünkü bu ada okyanusun ortasında, kimsenin bilmediği, görmediği bir yerde değil. Tam tersine, şehrin içinde…
Kim’in adadan kurtulma çabalarını dikkatle izlerseniz birbirimize karşı nasıl “yabancılaştığımızı” görebilirsiniz. Tabii bir de sanal dünyanın nasıl esiri olduğumuzu; aklımızı, fikrimizi ve en can alıcı olanı da vicdanımızı ona nasıl teslim ettiğimizi…
Şehirli olmak biraz da yorgunluk demek değil mi? Koşarcasına yaşamak, farkında olmadan zamanın çarkında kaybolmak… Bu hızlı yaşam, arkamızda birçok değeri bırakmamıza ve değerlerimizle aramızın açılmasına neden olmuyor mu?
Tabii ki bu dengeyi kurabilenler var. Ne mutlu onlara!
Şimdi filmin ismi neden Castaway, biraz da ona değinelim. Sözcüğün ilk anlamı; deniz ya da uçak kazasından kurtulan, kazazede veya ıssız adaya düşen kişi. Fakat bu filmde mecazi anlamıyla, yani “dışlanmış, reddedilmiş” anlamında karşımıza çıkıyor.
Ana karakterimiz Kim bir kazazede değil. Sistemin girdabına çekilmiş; kredi kartlarıyla, borçlarla, stresle hayatın “anlamını” ıskaladığı için kendini sulara bırakmış biri… Kendi özgünlüğünü yitirerek herkes gibi yaşamaya, düşünmeye ve tüketmeye başlamış biri…
Filmin ismine bu açıdan baktığımızda aslında “sistemin” dışına atılmış, reddedilmiş biri olduğunu görüyoruz. Çünkü o, ömrünü düzenin çarklarını döndürmek için harcamış, istendiği gibi yaşamış ve sonunda hem maddi hem de ruhsal olarak sıfırı tüketmişti. Artık ne sisteme verecek bir şeyi kalmıştı ne de sistemin ona sunacağı yapay bir mutluluk masalı…
Birden eskilere gittim…
“Bakkal amca” vardı. Borcumuz olduğu halde yine de alışveriş yapardık. Bana, “Cengiz, babana selam söyle, bir ara gelsin de çay içelim” derdi. Oysa babama borcunun miktarını söyleyecekti.
Sadece bakkal amca değil, mahallenin esnafı müşterilerini tanırdı. Sıkıntılarından haberdar olur, sabrederdi. Oysa şimdi şaşaalı mağazaların sadece doyumsuz müşterileri olduk. Çok fazla kıyafetimiz var mesela ama hâlâ “Giyecek hiçbir şeyim yok” diyebiliyoruz.
Filmde bir karakter daha var ki aslında yok!
Kim Jung-yeon…
Kendisini tamamen dış dünyadan soyutlamıştır. Sanal dünyada yaşayan ve tabii ki kendisi olmayan sanal bir kişiliğe bürünmüştür. Nitelikli bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmek en büyük hobisidir.
Sokaklar tamamen boşaldığında penceresinden dışarıyı fotoğraflar. Özellikle Ay’ı çekmeyi çok sever; çünkü Ay’da hiç insan olmadığını düşünür ve bu yüzden kendisini yalnız hissetmez.
Erkek Kim’i fark etmesi de fotoğraf makinesi sayesinde olur. Birbirleriyle haberleşmeleri ise yine “sisteme” aykırı bir şekilde gerçekleşiyor ki, şaşıracaksınız.
Dostlar, bu tür yalnızlık içeren filmlerde karakter, genellikle yalnızlığını paylaştığı cansız bir nesneye, bir hayvana ya da hayali bir varlığa insani vasıflar yükleyerek onu sırdaşı haline getirir.
Çünkü insan zihni tamamen izole olduğunda, akıl sağlığını korumak ve sosyal bir varlık olma ihtiyacını karşılamak için çevresindeki en alakasız şeyi bile bir “öteki” haline getirmek zorundadır. İletişimsizlik insan beyni için bir tehdittir. Karakter, karşısında kendisini sessizce de olsa dinleyen bir varlık oluşturarak deliliğin sınırından döner.
Filmde önemli bir başka ayrıntı ise Jajangmyeon, yani siyah fasulye soslu erişte… Kültürümüze uyarlanarak sıklıkla “börülce soslu erişte” olarak aktarılmıştır.
Filmde bu yiyecek umudun simgesi haline gelir.
Erkek Kim, tüm zorluklara rağmen kendisine “börülce soslu erişte” yapmak ister. Çünkü artık mesele yalnızca karnını doyurmak değildir. Kendi emeğiyle bir şeyi başarmak, yeniden istemek, yeniden hayata tutunmaktır.
“Benim için erişte, sadece bir yemek değil; umuttur.”
Börülce soslu erişte yapmak için çaba sarf ettiği sahneler gerçekten çok güzel…
Evet dostlar; adayı “hayata” benzetebiliriz. Kim’in önce kabul etmemesi, sonra alışması… Güzel günlerin de olması, kötü günlerin de… Ve hiçbir şeyin sonsuza kadar sürmemesi…
Sona geldiğimizde ise şu sözle Kim’in iç dünyasına kulak verelim:
“Hayatımda ilk kez birinin beni dinlediğini hissettim.”
Ve afişte yer alan şu sözle bitirelim dostlar:
“Hayatta bir kez, umutla yaşadığın o an gelir.”
Hoşça kalın…