GÜRÜLTÜDEN SESSİZLİĞE, SESSİZLİKTEN UMUDA…

Yayınlama: 31.10.2026
1
A+
A-

Merhaba dostlar;

Hayatta karşılığı olmayan, varlığı hissedilmeyen bir duygu, iki insan arasındaki mesafeyi kapatmaya yeter mi?



Bu sorunun cevabını bu haftaki filmimizde arayalım:

Affeksjonsverdi (Manevi Değer) – Joachim Trier – 2025

“Ev, düş kurma yetimizi koruyan bir barınaktır. Evde düşler kurulur; ev, düşlerin evi olur.” der Gaston Bachelard, 1957 yılında yayımladığı La Poétique de l’espace (Mekanın Poetikası) adlı kitabında…

Ahmet Hamdi Tanpınar da;

“İnsanın sevdiği bir ev olunca, kendisine mahsus bir hayatı da olur.”

Şimdi dostlar, bu film bir evin hafızası üzerinden baba-kız ilişkisini anlatır.

Konusu; baba yıllar önce eşini ve iki küçük kızını terk etmiş, çocuklarının annesi öldükten sonra ilk kez o eve geri dönen, kariyeri düşüşte bir yönetmendir. Oyuncu kızı Nora’ya başrolü teklif eder.

“Mekan, yalnızca içinde yaşanan değil, yaşantılar tarafından üretilen bir şeydir.” der Henri Lefebvre, Mekanın Üretimi (La Production de L’espace – 1974) isimli kitabında…

Bir ev, fizikselliğinin ötesinde, içinde biriken gizli vedaları, söylenmemiş sözleri, yapılamayan yüzleşmeleri ve nesiller boyu devredilen kederleri barındıran canlı bir hafıza mekanına dönüşür.

Nora, annesi ve babasının kavgalarına “gürültü” demiştir. Daha 6. sınıfa giderken kompozisyon ödevinde evin sessizliğini değil, “gürültüyü” sevdiğini yazar. Babasının gidişiyle ev sessizleşir. Nora “gürültüyü” özler.

Agnes, Nora’nın kız kardeşidir. Agnes sevmiş, sevdiği ile evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur.

Nora:

“Nasıl oldu bu? Sen yolunu buldun, bense mahvolup gittim. Nasıl oldu da çocukluğumuz beni mahvederken, sana hiçbir şey yapmadı?”

Agnes:

“Aramızda büyük bir fark vardı… Ben, sana sahiptim. Kendini, sevgisini gösteremeyen biri olarak tanımlıyorsun ama sen hep benim yanımdaydın. Annem kötü durumdayken… saçlarımı sen yıkardın… tarardın. Beni okula götürürdün. Kendimi güvende hissettirirdin.”

Şimdi dostlar, bu filmi izledikten sonra bu sahne dikkatimi çekmiş ve araştırma yapmıştım. Bilimsel bir gerçekliği varmış ve ismi; Yılmazlık (Resilience).

Psikolojide yılmazlık, bireyin zorlayıcı yaşam deneyimleri ve travmalar karşısında uyum sağlayabilme, toparlanabilme kapasitesini ifade eder. Psikolog Ann Masten’in çalışmalarında da vurgulandığı gibi, bu dayanıklılığın gelişmesinde güven veren ve destekleyici insan ilişkileri önemli bir yer tutar.

Nora tüm bunlar yaşanırken yalnız kalmıştır. Fakat Agnes, ona sevgisini-ilgisini gösteren ablası sayesinde o evde çocuk kalabilmiş, o travmayı atlatıp hayat ile uzlaşmış ve yolunu bulabilmiştir.

Yönetmen Joachim Trier bu filmi melodram olarak çekmemiştir.

Baba, Nora’nın gösterisine yine gitmediğinde Agnes sorar:

“Neden gelmedin?”

Baba:

“Çünkü beni çağırmadı.”

der, yani bu kadar…

Yönetmen verdiği çeşitli röportajlarda der ki:

“Bu film, kelimelere dökülemeyen kuşaklararası travmalar hakkında. Hikayeyi kurgularken çok melankolik bir yöne saptığımızı fark ettiğimde, bunun tamamen depresif olmasını engellemek için araya mizah, insan sıcaklığı ve en önemlisi umut eklemek istedim. Yaşadığımız bu karanlık ve karmaşık dönemde umut beslemenin, bir sanatçı için en dürüst duygu olduğuna inanıyorum.”

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi isimli dizide Behzat’ın kızı Şule (Şule babasından ayrı büyümüştür) der ki:

“Bütün kızların vardı kavgalı olduğu bir babası ve hepsi bütün o kavgalardan sonra dönüp dolaşıp yine barışırdı. Birbirlerini anlamış, her şeyi affetmiş ve eski günlere dönmüşlerdi. Çünkü bir kızın kalbi daima babasına aitti. Benim hiç kalbim olmadı.”

“Oraya döneriz, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla döndüğü gibi oraya dönmeyi düşleriz.” der Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası isimli kitabında…

Öyle değil midir dostlar, doğduğumuz eve/şehre/mahalleye döneriz.

Baba da aslında yazdığı senaryo ile kızları arasındaki mesafeyi kapatmak, onların hayatına tekrar girmek istemiştir. Yalnız işi çok zordur.

Şu alıntı bu zorluğu özetliyor:

“Senin için zor olduğunu biliyorum. Kendimi sende görüyorum. Ama çok öfkelisin. Öfke dolu birini sevmek zor, değil mi? Sonsuza kadar yalnız kalmak istemezsin.”

Bakın dostlar, nasıl bir ebeveyn olmamalıyız, sorusunun belki de cevabı sayılacak Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider kitabındaki sözü ile bitirelim:

“Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır…”

Hoşça kalın…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.