Merhaba dostlar;
“Bir kişinin hayatı, birçok kişinin hayatını etkiler ve o olmazsa arkasında korkunç bir boşluk bırakır.”
Hepimiz en az bir kere veya daha fazla “Keşke doğmasaydım.” demişizdir. Bu haftaki sohbet konumuz olan film ile bu soruya cevap arayacağız. Dostlar, bu film zamanın eskitemediği muazzam bir sinema klasiği… İnsanı kendi içine doğru samimi bir yolculuğa çıkaran, hayatı ve öncelikleri tatlı tatlı sorgulatan filmimizin ismi; It’s a Wonderful Life (Şahane Hayat) – 1946.
“Sevgili George, unutma ki dostları olan hiç kimse başarısız bir adam değildir.”
Dostlar, insan beyni tek başına hayatta kalamaz. Yani her ne kadar “yapay” bir dünyada yaşasak da insani duygularımız gerçek değerlerimizdir. Yapay zeka dahil teknoloji elimizin altında. Peki modern insan, yaşamı bir bilgisayar oyunu gibi oynamaya mı başladı acaba? Skor tabelasında ne yazıyor? Banka hesabındaki mevduatlar, unvanındaki kelime sayısı, sosyal medyadaki takipçi, izlenme ve beğenme sayıları ve sahip olunan evlerin ederi, metrekareleri… Her şey ölçülebilir, her şey kıyaslanabilir ve en acıklısı, her şey tüketilebilir hale geldi. Verilerin gölgesinde yaşıyoruz dostlar; neden kendi hayatımızın sayısal verisi oluyoruz ki!?
Geçen günlerde sosyal medyada “80’ler-90’lar” akımı oldu. İnsanlar fotoğraflarını “yapay zeka” kullanarak dönemi yansıtmaya çalıştılar. Aslında o günlerin çok daha güzel olduğunu söylediler, yazdılar. Oysa o günlerde teknoloji bu kadar ileri değildi. Hatta ülkemiz için konuşursak televizyon her evde yoktu. “Telesafir” tanımı vardı; yani televizyon seyretmek için gelen misafirlere verilen isim. Teknolojik bir zamandan geriye doğru gitme özlemi… Neden acaba? Bunu yaparken de yine günümüzün en ileri teknolojisi olan yapay zekayı kullanmaları, modern çağın en büyük ve en anlamlı ironilerinden biridir.
İnsanlar geçmişin teknik yetersizliklerini veya zorluklarını değil; o dönemin yaşam biçiminin sunduğu yavaşlığı, samimiyeti, mahalle kültürünü ve zihinsel hafifliği özlüyor. Dönemin en büyük teknolojisi olan televizyon, aslında o dönemin mahrumiyetini değil, paylaşma kültürünü simgeliyor ki “telesafir” kavramı ortaya çıkıyor. Bugün her odada ayrı bir ekran, her elde ayrı bir akıllı telefon var. Teknolojik imkanlar arttıkça insanlar fiziksel olarak yan yana olsalar bile yalnızlaştılar.
“Sana büyük bir hediye verildi. Sensiz dünyanın nasıl olacağını görme şansı.”
Filmdeki başrol oyuncumuz George Bailey bu hediyeyi önce sevinerek kabul eder ancak değişen hayatını da pek sevemez.
“Anlıyor musun George, senin gerçekten muhteşem bir hayatın vardı…”
Anlıyoruz ki “Keşke doğmasaydım.” demek dile kolaymış. George bu isyanı neden yaptı?
“– Clarence, dünyada biri yardımımızı istiyor.
– Harika. Hasta mı?
– Daha kötü. Umutsuz biri…”
Umudunu yitirmek… George neden umudunu yitirdi? İşte filmin ana teması da bu dostlar…
Oysa George fedakar biridir, çevresindeki herkesin hayatına dokunmuştur, hayallerine kavuşmasına yardım etmiştir. Başkalarının hayatını güzelleştirirken kendi ideallerinden uzaklaşmış, iç dünyasında derin bir tükenmişliğe ve umutsuzluğa kapılmıştır. Yaşamın ve umutsuzluğun kenarındayken iç hesaplaşma fırsatı verilmiştir.
Gece Yarısı Kütüphanesi – Matt Haig tarafından yazılan bu romanı okuyun bence… Soru şu; filmimizin ismiyle sorarsak şahane hayat var mıdır?
Bu filmi izlerken kendinizi George karakterinin yerine koyun ve; acaba ben olmasaydım hayat nasıl olurdu? Kendi hayatımızı gözden geçirme hediyesi bize verilseydi, hayatımızın “şahane” olduğunu anlar mıydık?
Ben yapım yılı eski olan film ve dizileri izlemeyi çok seviyorum. Günümüzde çekilen dönem filmlerinden, dizilerden ziyade doğrudan kendi çağında çekilmiş filmleri-dizileri izlemek bana bambaşka bir keyif veriyor. Bu yapımları izledikçe zamana dair çok temel bir gerçeği fark ettim: Değişen tek şey aslında “teknoloji”. İnsanın kendi iç dünyasıyla olan savaşı, etrafındakilerle yaşadığı çatışmalar ve hayatla olan o bitmek bilmeyen derdi, hesaplaşması ve mücadelesi yüzyıllar geçse de hep aynı kalıyor. Yani dostlar, çağlar geçse de insanın o temel varoluş mücadelesi hiç değişmiyor.
“Kahraman olmak için madalya almaya gerek yok, insan yaşadığı sürece, hayatından geçtiği birçok kişinin farkına varmadan kahramanı olur.”
Kim Nam-joon (RM) demiş ki:
“Hala hayatta olduğumuz gerçeği, saygı duyulması için yeterli bir nedendir, değil mi?”
Hoşça kalın…