Merhaba dostlar;
Bu yazıyı yazmak için sonbaharı bekledim. Serin eylül akşamlarınıza eşlik edecek gerçek bir yol arkadaşından söz edeceğiz…
Öyle bir yerli dizi ki hiç izlememiş olanlar merak edip izleyecek, izleyenler ise belki bir kez daha dönüp bakacak. Çünkü bazı diziler bittiğinde hikayesi biter; bazılarında ise karakterleri özlediğinizi fark edersiniz.
Leyla ile Mecnun…
2011 yılında TRT 1’de başlayan dizi, Türk televizyon tarihinin en sıra dışı yapımlarından biri oldu. Üstelik bugün hâla bölümlerine YouTube üzerinden ulaşmak mümkün. Dizinin IMDb puanı da 9.0/10.
Leyla ile Mecnun, geleneksel anlatı kalıplarını yıkarak Türk televizyonuna kendine özgü bir absürt mizah anlayışı kazandıran öncü yapımlardan biridir. Sıradan insanların gündelik ve tanıdık hayatlarını fantastik ve gerçeküstü ögelerle harmanlayarak izleyicisine bambaşka bir “Leyla ile Mecnun Evreni” sunar.
Ama aslında bu dizi; insan ilişkilerinin derinliğini, yalnızlığı ve hayatın trajikomik gerçeklerini anlatır.
İnsani duygularımız var ya; sevgi, sadakat, hasret, umut ve ayrılık gibi… İşte diziyi diğerlerinden ayıran özelliklerden biri de her karakterin kendi içindeki yolculuğuna bizi ortak etmesidir. Bir dizi ya da film izlerken karakterin değişimine, büyümesine ve bazen de kendisiyle mücadelesine tanıklık ediyorsanız, o yapım sizin için başka bir yere oturuyor.
Dizinin ana karakterlerine baktığımızda bunu daha iyi görüyoruz.
Mecnun Çınar; hayatın karmaşasında kaybolmuş, sürekli bir şeyleri arayan modern insanı simgeler. Bazen dünyayla, bazen sevdikleriyle, yeri geldiğinde kendisiyle bile anlaşamaz. Belki de bu yüzden Mecnun, bugün bile bize bu kadar tanıdık geliyor. Çünkü günümüz insanı da kalabalıkların içinde kendi çölünde yolunu aramıyor mu?
İskender Baba; modern dünyanın giderek unuttuğu saf, karşılıksız ve derin sadakatin ete kemiğe bürünmüş halidir. O küçücük emektar taksisinin içine sığdırdığı kocaman, fedakâr yüreğiyle “İskender Baba”dır.
İsmail Abimiz var mesela… Her zaman renkli ve pullu ceketleriyle karşımıza çıkan İsmail Abi, dünyanın bütün kötülüklerine rağmen çocuksu saflığını kaybetmemiş biridir. “O gemi bir gün gelecek” inancı, insanın umuda tutunmasını ve hayata karşı gösterdiği saf direnişi anlatır.
Belki bugün İsmail Abi’yi daha iyi anlıyoruz. Çünkü insanın her şeyin hızla değiştiği bir dünyada hâlâ bir şeylerin güzel olacağına inanabilmesi de başlı başına bir direnme biçimi değil midir?
Erdal Bakkal; mahallenin çıkarcı, bencil ama bir o kadar da içimizden olan bakkalıdır. Erdal, kapitalist sistemin ve insanoğlunun doymak bilmeyen maddi hırslarının vücut bulmuş hali gibidir. Fakat onu izlerken yalnızca kızmayız; zaman zaman kendimizden ve çevremizden de bir şeyler buluruz.
Yavuz Hırsız; evlere kapıdan değil camdan giren ama yalnızca televizyon çalan bir karakterdir.
Peki neden sadece televizyon?
Televizyon, yalnız insanların dış dünyayla, hayatla ve diğer insanlarla kurduğu yapay köprülerden biridir. Yavuz Hırsız da yalnızdır.
Bir başka açıdan da bakabiliriz: Televizyonu medya olarak düşünür, medyanın insanları yönlendiren gücünü de hesaba katarsak Yavuz’un para ya da değerli eşya yerine televizyon çalmasını düzene karşı küçük, absürt bir başkaldırı olarak okumak mümkün.
Bugün televizyonun yanına sosyal medyayı ve telefonlarımızı da koyduğumuzda bu yorum belki daha da anlamlı hale geliyor. Birbirimize hiç olmadığı kadar bağlı görünürken hiç olmadığı kadar yalnızlaşabiliyoruz.
Ak Sakallı Dedemiz; Mecnun’un rüyalarından çıkıp gelmiştir. Mecnun’un duygularını anlamasında ve yönetmesinde ona destek verir. Televizyon izler, çekirdek çitler, trip atar; yani aslında bizden biridir… Hatta bazen olayları çözmek yerine daha da karıştırdığı olmuştur.
Dizide fizik kuralları ve zaman algısı tamamen esnektir. Karakterler bir anda geçmişe gidebilir, çöle düşebilir ya da uzaya çıkabilir.
Fakat bütün bu gerçeküstülüğün içinde tuhaf biçimde gerçek hayatı buluruz.
Belki dizinin yıllar geçmesine rağmen sevilmesinin nedenlerinden biri de budur. Gerçek hayatta çözemediğimiz meseleler, Leyla ile Mecnun evreninde bazen bir rüyaya, bazen çöle, bazen uzaya, bazen de Ak Sakallı Dede’ye dönüşür. Gerçeküstü olan bizi gerçeklikten uzaklaştırmaz; tam tersine, gerçek hayatın ağırlığını biraz daha katlanılır hale getirir.
Bir de mahallesi vardır bu dizinin…
İnsanların birbirinin kapısını çaldığı, bakkalın yalnızca alışveriş yapılan bir yer olmadığı, dostluğun, dayanışmanın ve kavganın bile yüz yüze yaşandığı bir mahalle…
Bugün kent yaşamının, dijitalleşmenin ve bireyselleşmenin dönüştürdüğü ilişkiler düşünüldüğünde Leyla ile Mecnun’un mahallesi belki de kaybettiğimiz bir toplumsal hafızayı temsil ediyor. Bu yüzden yalnız karakterleri değil, o mahalleyi ve o birlikte yaşama halini de özlüyoruz.
Dostlar, hayatın tahmin ve kontrol edilemez doğasına hepimiz aşinayız, değil mi?
Leyla ile Mecnun evreninin bize hatırlattığı şeylerden biri de şu: Hayatın akışını her zaman kendi irademizle şekillendiremiyoruz. Hem ülkemizde hem dünyada yaşanan ve canımızı acıtan olaylarla yüreğimizi sürekli daraltmaktansa, kendi içimizdeki dengeyi kurmaya çalışmak ve sakin kalabilmek bazen çok daha gerçekçi değil midir?
İnsan ne bekler sevdiğinden, arkadaşından, dostundan?
Mecnun sevdiği için her şeyi yapmayı göze alan biridir. Peki Leyla ne ister?
Anlaşılmak…
Yani dostlar, şunu artık anlayalım: Büyük jestler, doğru zamanda verilmeyen küçük bir şefkatin, bir bakışın ya da sarılmanın yerini tutamaz.
Leyla ile Mecnun gerçekten hem güldürüyor hem düşündürüyor hem de insanın iç dünyasına dokunuyor. Belki de “koşarak” yaşadığımız bu dünyada bizi biraz yavaşlatıyor.
Dizinin final bölümü o dönem TRT’de yayınlanmadı. Final sahnesine YouTube’dan ulaşabilirsiniz. İzlemek isterseniz… Ama bence izlemeyin. Tabii hâlâ izlemediyseniz!
Burak Aksak… Leyla ile Mecnun’un senaristi. Dizinin kitabı da var. Burak Aksak imzalı her işe bir şans verin derim.
Onur Ünlü… Dizinin yönetmeni. Aynı cümleler onun için de geçerli dostlar…
Belki Leyla ile Mecnun’u bunca yıl sonra hâla konuşmamızın nedeni de tam olarak budur:
Hepimizin beklediği bir gemi, kaybolduğu bir çöl, özlediği bir mahalle ve anlaşılmayı bekleyen bir yanı vardır.
Hoşça kalın…