Küçücük bir kelebeğin kanat çırpışı, çok uzaklarda büyük bir fırtınanın başlangıcı olabilir mi?
Bilimde “kelebek etkisi” olarak bilinen bu düşünce, küçük değişimlerin zamanla ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini anlatır.
Bugün Türkiye’yi sarsan fon krizine ve toplumun giderek büyüyen tepkisine baktığımda aklıma tam da bu geliyor.
Çünkü ortada yalnızca bir eski bakanın milyarlarca liralık kazanç iddiaları yok!
Yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen, sermaye piyasalarına güveni sarsan, siyasi ve bürokratik ilişkileri tartışmaya açan, ülke ekonomisinde ciddi sonuçlar doğuran büyük bir fon krizi var.
Ve görünen o ki toplumun tepkisi, artık siyasetin koridorlarında da hissediliyor…
…
Bildiğimiz üzere, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklanmasıyla soruşturma yeni bir boyut kazandı.
Üstelik Kaya, yalnızca Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet değil, “suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” suçlamasıyla da tutuklandı.
Bu, Türkiye siyasi tarihinde bir bakan açısından son derece ağır bir tablo…
Ancak dosyayı yalnızca Kaya üzerinden değerlendirmenin, olayın gerçek boyutunu görmemizi engelleyeceği de muhakkak!
3 Kasım itibarıyla açıklanan rakamlara göre 433 şüpheli, 112 tutuklu bulunuyor. 131 fon tasfiyeye alınmış.
Ve 455 binden fazla yatırımcı da bu süreçten etkilenmiş durumda…
Uluslararası basında yaklaşık 20 milyar dolarlık fon varlığından söz ediliyor. Bu tutar kesinleşmiş zarar miktarı olmasa da krizin ekonomik büyüklüğünü ortaya koyuyor.
Üstelik yurt dışına yapılan milyarlarca liralık transferler, olağan dışı hisse hareketleri ve içeriden bilgi kullanımı iddiaları da soruşturmanın önemli başlıklarından…
Peki, bütün bunlar nasıl gerçekleşti?
Kimler kazandı, kimler kaybetti?
Denetim mekanizmaları neredeydi?
Ve en önemlisi, bu kadar geniş bir suç örgütü yapılanması iddiasının arkasında kimler var?
Örgütü kimler yönetti? Siyasi ve bürokratik bağlantıları nereye kadar uzanıyor?
Tüm bu işlemler sürerken ilgili kurumlar ne yapıyordu?
Ve Kaya ile aynı gün ifade veren eşi İlyas Kaya ile eski SPK Başkanı ve AK Parti’nin kurucularından eski bakan Vecdi Gönül’ün oğlu İbrahim Ömer Gönül’ün adli kontrolle serbest bırakılması da soruşturmanın farklı yönlerine ilişkin soruları artırıyor…
…
Kaya ve eşinin 163 milyon liralık yatırımla yaklaşık 2,17 milyar liralık satış gerçekleştirdiği iddiası ise kamuoyundaki tepkinin ilk çıkış noktasıydı…
Süreçte fonların tasfiye kararından bir gün önce gerçekleştirilen işlemler ve ödemenin normal takas süresi beklenmeden aynı gün yapılması gibi gelen yeni haberler ise toplumun sinir uçlarına dokunmaya devam ediyor…
Yargılama tamamlanmadan kimseyi suçlu ilan edemeyiz.
Ancak kamu gücünün, siyasi ilişkilerin veya içeriden bilgi kullanımının bu işlemlerde rol oynayıp oynamadığının araştırılmasını istemek de toplumun en doğal hakkı…
Hele ki bu kazançlar toplumun kaybı olmuşsa…
…
Bir tarafta ay sonunu getiremeyen emekliler, asgari ücretliler, gençler ve geçim mücadelesi veren milyonlar…
Diğer tarafta milyarlarla ifade edilen kazanç iddiaları!
İşte toplumun vicdanını yaralayan asıl çelişki de burada…
Üstelik geçmişte de benzer tartışmalar yaşandı.
Pandemi döneminde dönemin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın ailesine ait şirketten bakanlığa dezenfektan alınması büyük tepki çekmişti.
Ardından eski milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu ve eski SPK Başkanı olan kardeşi Ali Fuat Taşkesenlioğlu hakkındaki iddialar gündeme gelmişti. Bu dosyada kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmişti.
Ancak bugün toplumun ekonomik ve psikolojik koşulları çok daha farklı, çok daha diplerde…
Emekli geçinemiyor, çalışan aldığı ücretle ayakta kalmaya çalışıyor, gençler gelecek kaygısı taşıyor.
İnsanlar yalnızca yoksulluktan değil, gelir dağılımındaki dengesizlik ve kamu gücünün nasıl kullanıldığına ilişkin şüphelerden de yorulmuş durumda.
Belki de bu nedenle son fon skandalı, bardağı taşıran son damla olmaktan çıktı; toplumsal tepkiyi harekete geçiren bir tsunami etkisi yarattı!
Sosyal medyada yükselen tepkiler de bunun en açık göstergelerinden.
Toplum artık yalnızca izlemiyor; soruyor, sorguluyor ve hesap verilmesini istiyor.
…
Dahası, bu kez rahatsızlık yalnızca muhalif kesimlerle sınırlı değil!
AK Parti’nin kendi içinde ve özellikle muhafazakar seçmen tabanında da ciddi bir sorgulama yaşandığı görülüyor.
Yıllarca başörtüsü mücadelesi, dini hassasiyetler ve mağduriyetler üzerinden güçlü bir siyasi bağ kurulan muhafazakar seçmen açısından bu gelişmeler yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir güven meselesi…
Adana Yüreğir’de bir imamın yolsuzluk ve haram kazanç konusundaki sert çıkışı da bu rahatsızlığın farklı kesimlerde nasıl karşılık bulduğunu gösteriyor…
…
Ve aslında burada çok daha temel bir sorumluluktan söz etmeliyiz.
Kamu görevi, yalnızca yetki ve makam değil, milyonlarca insanın hakkını ve sorumluluğunu omuzlarında taşımaktır.
İslam tarihinde Hazreti Ömer’le özdeşleşen, Fırat kıyısındaki bir hayvanın bile zarar görmesinden kendisini sorumlu tutan yönetim anlayışını düşünelim.
Bu anlayış yalnızca dini bir öğüt değil, kamu yönetiminin ahlaki ölçüsü olarak da görülmeli.
Üstelik bu sorumluluk, hangi görüşten olursa olsun kamu yetkisi kullanan herkes için geçerli.
Bir ülkede milyonlarca insan geçim mücadelesi verirken, kamu gücüne yakın insanların olağanüstü servet artışlarıyla gündeme gelmesi nasıl açıklanabilir?
Bir bakanlık koltuğuna oturmak, milyonlarca insanın hayal bile edemeyeceği bir makama ulaşmakken;
Bu koltuk ve itibar, insana daha fazla hizmet etme sorumluluğu mu yüklemeli, yoksa daha fazlasına sahip olma fırsatı ve hırsı mı?
Makam yükseldikçe vicdanın da büyümesi gerekmez mi?
Yoksa bazı koltuklar büyüdükçe vicdan mı küçülüyor?
…
Diğer taraftan, 2028 seçimlerine yaklaşık bir buçuk yıl kalmışken, muhafazakar seçmen tabanında oluşabilecek kalıcı bir güven kaybı, AK Parti açısından ciddi siyasi sonuçlar doğurabilir.
İktidara yakın çevrelerden yükselen arınma çağrıları da bu nedenle önemli…
Ancak gerçek bir arınma, birkaç kişinin yargılanmasıyla sınırlı kalmamalı.
Ve tam da burada yıllardır tartışılması gereken başka bir konu yeniden gündeme gelmeli.
Siyasilerin mal varlıkları!
Türkiye’de mal bildirimi yükümlülüğü zaten bulunuyor. Ancak bu bildirimlerin ne ölçüde denetlendiği, servet artışlarının nasıl sorgulandığı ve kamuoyunun bunları ne kadar görebildiği ayrı bir mesele…
Artık siyasette aktif olarak göreve başlamadan önce, görevleri süresince ve görevden ayrıldıktan sonra mal varlıklarının şeffaf biçimde denetlenmesi ve kamuoyuna hesap verebilmeleri gerekiyor.
Neden bir siyasetçinin göreve geldiğinde sahip olduğu mal varlığıyla yıllar sonra ulaştığı servet arasındaki fark, kaynağıyla birlikte açıklanmasın?
Neden kritik kamu görevlerinde bulunan yöneticiler de aynı denetime tabi tutulmasın?
Şeffaflık, dürüst siyasetçiyi de, bürokratı da koruyan en güçlü güvencelerden biri değil midir?
…
Bugün toplumun beklediği yalnızca birkaç kişinin tutuklanması değil; bu büyük fon krizinin bütün bağlantılarıyla aydınlatılması, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve kamu gücünün bir daha kişisel çıkarların aracı haline gelmemesi.
Çünkü bu kriz yalnızca yatırımcıların parasını değil, milyonlarca insanın adalet duygusunu ve vicdanını da yaraladı.
Kamu görevi bir ayrıcalık değil, millete karşı sorumluluktur. O sorumluluğun hesabı yalnızca mahkemelerde değil, toplumun vicdanında da verilir.
Bugün sosyal medyadan sokaklara, muhafazakar seçmenden siyasi çevrelere kadar yayılan tepkiler, belki de uzun zamandır ihtiyaç duyulan bir arınmanın başlangıcı olacak!
Kaldı ki toplumun vicdanında başlayan bir sorgulama, siyasetin bütün dengelerini değiştirebilir.
…
Ve son olarak…
Fatma Betül Sayan Kaya’nın adliye sürecinde gözyaşları içinde, gözlüklerinin ardına utancını saklamaya çalıştığı o görüntüler, yalnızca kendisinin değil, kamu görevi üstlenen herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir tablo…
Yargılama sonunda nasıl bir karar çıkacağını bugün bilemeyiz. Ancak bu görüntülerin ve yaşananların kamuoyunun hafızasından silinmeyeceği açık…
Üstelik böyle süreçlerin manevi yükü bazen hiçbir suçu olmayan ailelere ve çocuklara da yansıyabiliyor…
Ve hiçbir makam, hiçbir servet, insanın onuruyla yaşayabilmesinden daha değerli değildir!