Hafta sonu, günlük telaştan biraz olsun uzaklaşıp kendimize zaman ayırabildiğimiz en kıymetli zamanlardan biri… Kimi bir kitap açar, kimi doğaya çıkar, kimi de iyi bir filmin peşine düşer. Fakat bazı filmler vardır ki yalnızca izlenmez; insanın zihninde, vicdanında ve hayatına bakışında uzun süre yaşamaya devam eder. İşte bugün sizlerle böyle bir filmi ve bende bıraktığı duyguları paylaşmak istiyorum.
Merhaba dostlar;
Bugün sohbet konumuz 2003 yapımı bir Güney Kore filmi… Yönetmeni Kim Ki-duk, ismi ise “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar.”
Filmde geçen şu alıntı, aslında sadece bir film seyretmediğimizi bize fısıldıyor:
“O balık, kurbağa ve yılan şu anda ne durumdalar sence? Eğer balık, kurbağa ya da yılandan biri ölmüşse… hayatının sonuna kadar taşı kalbinde taşıyacaksın.”
“İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar”, bir gölün ortasında yüzen küçük bir tapınakta geçiyor. Yaşlı Budist keşişin yanında kalan bir çocuğun, mevsimlerle anlatılan büyüme hikâyesini izliyoruz diyeceğim; fakat aslında anlatılan şey “hayat” denilen kavramın ta kendisi.
Filmin adının neden mevsimlerden oluştuğunu ilk anda düşündüm.
Bir soru daha takıldı aklıma…
Neden ilkbahar hem başlangıçta hem de sonda var?
Filmi izlerken bu soruyu da aklınızın bir köşesinde tutmanızı tavsiye ederim.
Filmin ana teması insan… Yönetmen bize insanı “çırak” üzerinden anlatıyor; içsel değişimi ise mevsimlerle…
İlkbahar…
İlkbahar uyanıştır. Belki de mevsimlerin başlangıcıdır; çünkü toprak uyanır, güneş ısıtır. Yönetmen de ilk ilkbaharı çocukluk ve masumiyet dönemi olarak anlatıyor. Bu masumiyetle yapılan hataları, yanlışları ve çocuğun diğer canlılarla olan ilişkisini izliyoruz. Çocuğun vicdanla ve ahlaki kurallarla tanışması, yaptığı şeylerin içini acıttığını hissetmesi ilkbahar mevsimiyle anlatılıyor.
Ve yaz…
Gençlik…
Gençlikle uyanan duygular…
Şehvet…
Sahiplenme…
Beynimize hükmeden duygular…
Yaz mevsiminde aşk var. Aşkın iyileştirici gücü, insanın kendini yeniden sevebilmesinin önündeki engelleri kaldırma gücü…
“Şimdi hasta değilsin, değil mi?”
“Hayır, değilim.”
“Demek ki o senin için en iyi ilaçmış.”
Burası dünya… Çeker insanı kendi girdabına, aynılaştırır herkesi…
Olmayalım dostlar, olmayalım…
Kendi ahlaki sınırlarımız olsun, duruşumuz olsun. Nasıl omurga bedenimizi dik tutuyorsa; inandığımız doğrular, vicdanımız ve maneviyatımız da bizi hayatta dimdik ayakta tutsun. Kalabalıklar başka yöne yürürken bile, doğru bildiğimiz yoldan sırf yalnız kalacağız diye vazgeçmeyelim. Çünkü insanı güçlü yapan sadece bedeni değil, karakteridir; sadece aklı değil, vicdanıdır.
Paulo Coelho’nun Casus (The Spy) kitabındaki şu söz tam da bunu özetliyor:
“İnsanların olmamızı istediği kişi değiliz. Olmaya karar verdiğimiz kişiyiz.”
Filme dönersek…
Usta diyor ki:
“Tutku bağlanmayı, bağlanma öldürme isteğini doğurur.”
Ama ardından şunu da ekliyor:
“Birini öldürebilirsin ama kendini bu kadar kolay öldüremezsin.”
Burada Stoacı filozof Epiktetos’un şu sözü aklıma geliyor:
“Mutluluğun tek bir yolu vardır; bu da irademizin dışında olan şeyler hakkında endişelenmeyi bırakmaktır.”
Lao Tzu’nun “Akışa karşı direnme.” sözü…
Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” düşüncesi…
Yani dostlar…
Her şey sürekli değişir.
İnsan da değişir.
Ve usta filmde şöyle der:
“Bazen sahip olduğun şeylerin gitmesine izin vermelisin.”
Hani deriz ya, “Zaman su gibi akıp gitti…”
Yönetmen de aynı gerçeği, ustanın fırçayı suya batırıp taş üzerine yazı yazmasıyla anlatıyor.
Suyla yazılan yazı geçiciliği ifade ediyor.
Tıpkı gençlik gibi…
Tıpkı hazlarımız gibi…
Yaz mevsimi aynı zamanda çırağın, ustasının verdiği manevi öğretileri gerçekten içselleştirip içselleştiremediğini de gösteriyor.
Ve sonbahar…
İlkbaharda çocuktu…
Yazda gençti…
Sonbaharda ise yetişkinleştiğine şahit oluyoruz.
Artık sadece hata yapmıyor; yaptığı hatalarla yüzleşmeye de başlıyor.
Öyle değil midir dostlar?
İnsan büyüdüğünü sanar.
Oysa hayat, hem gençlik gibi hata yapabildiğin hem de olgunlukla o hataların sorumluluğunu alabildiğin bir dönemdir.
Bir taraftan özgür oluruz…
Diğer taraftan yaptığımız tercihlerin ya bedelini öder ya da mutluluğunu yaşarız.
Sonbaharın anlatmak istediğini, “bıçağın tahta üzerinde bıraktığı iz” hikâyesi de özetler.
Baba oğluna der ki:
“Arkadaşlarınla tartışıp kavga ettiğin zaman tahtaya çivi çak.”
Çocuk her öfkelendiğinde kavga etmek yerine gelir, tahtaya bir çivi çakar.
Sonunda tahta çivilerle dolar.
Babası bu kez:
“Şimdi bütün çivileri sök.” der.
Çocuk çivileri söker ama tahtanın delik deşik olduğunu görünce şaşırır.
Babası da şöyle der:
“Eğer her öfkelendiğinde arkadaşlarınla kavga etmiş olsaydın, sonunda bu tahta gibi arkadaşlıklarını da delik deşik etmiş olurdun.”
Sonbahar…
Hayatımızla yüzleştiğimiz, dertleştiğimiz, kabullendiğimiz ve yaşlılık dönemine hazırlandığımız mevsimdir aslında.
Ve kış…
Yüzyıllardır insanın en büyük mücadelelerinden biri kış mevsimi olmuştur.
Ama her mücadeleden önce mutlaka bir hazırlık vardır.
Çırak artık ustadır.
Bir kadın gelir ve çocuğunu bırakır.
İşte o çocuk da yeni çıraktır.
Hayat döngüden ibarettir.
Usta, yaptıklarının pişmanlığı ve vicdanının ağırlığıyla bu kez kendi iradesiyle yüzleşmektedir.
Kış mevsimini şu sözlerle bitirmek istiyorum:
Annemizin karnından bir kez doğarız.
Ama hayatın içinde defalarca doğarız.
Eğer sadece bir kez doğsaydık, yaptığımız her hatadan sonra edindiğimiz tecrübeyle yeniden başlayabilir miydik?
Ve tekrar ilkbahar…
Bu kez usta başka, çırak başka…
Ama döngü aynı…
Film burada bitiyor.
Fakat biz o küçük çocuğun yaşayacaklarını filmin en başından beri biliyoruz.
Hani büyüklerimiz der ya:
“Sen bu yolları giderken ben dönüyordum.”
Bugün yaşadığımız dünyaya baktığımızda da aslında filmin anlattığı döngünün hâlâ devam ettiğini görüyoruz. Hızla değişen gündemler, her gün başka bir tartışma, başka bir telaş… Bütün bunların içinde insanın kendisini, vicdanını ve duruşunu koruyabilmesi belki de en büyük sınavı.
Kim Ki-duk’un anlattığı hikâye yalnızca bir Budist keşişin ya da bir çırağın hikâyesi değil; aslında hepimizin hikâyesi…
Belki de bu yüzden bazı filmler yıllar geçse de eskimiyor. Çünkü insan değişse de, hayatın bize sorduğu sorular pek değişmiyor.
Filmin büyüsünü kaçırmamaya çalıştım. Sizlere sadece “Ben bu film için zaman ayırmalıyım.” duygusunu vermek istedim. Hep söylediğim gibi; ben film incelemesi yapmıyorum.
Dostlar…
Film Budist bir insanın öğretilerini anlatıyor diye izlemekten vazgeçmeyin. Güney Koreli yönetmenimiz Kim Ki-duk gerçekten çok değerli bir eser bırakmış.
Bu yaz akşamlarından birinde; az diyaloglu, muhteşem görselliğiyle sizi hem dinlendirecek hem de film bittikten sonra alt metinlerini araştırma isteği uyandıracak çok özel bir yapım…
Kim Ki-duk; ressamlıktan senaristliğe ve yönetmenliğe uzanan hayat öyküsüyle de saygı duyduğum bir sanatçıdır.
Hoşça kalın…