“Bu yazıyı kimseye ders vermek için yazmıyorum. Belki ben de birçok konuda yanılıyorum. Ama son günlerde kendime sorduğum soruları, bu ülkeyi seven herkesle paylaşmak istiyorum. Çünkü artık susmak vicdanıma ağır geliyor.”
Yaklaşık üç saat sosyal medyada dolaştım.
Telefonu elimden bıraktığımda hissettiğim şey sadece yorgunluk değildi…
Utançtı.
Bir ülkenin gerçek sorunlarını konuştuğumuzu sanıyordum.
Yanılmışım…
Düne kadar aynı masada oturanlar bugün birbirine “vatan haini” diyor.
Aynı davaya omuz verenler bugün birbirini “şerefsiz” ilan ediyor.
Yıllarca aynı sokaklarda yürüyen insanlar, bugün birbirlerinin yüzüne bakamayacak kadar öfke biriktiriyor.
Ve ben kendi kendime tek bir soru sordum:
Biz gerçekten siyaset mi yapıyoruz, yoksa birbirimizi tüketerek birilerinin iktidar kavgasında figüran mı oluyoruz?
Çünkü aynı saatlerde bu ülkenin başka sokaklarında bambaşka hayatlar yaşanıyordu.
Bir kadın daha öldürüldü.
Bir çocuk, korunması gereken eller yerine karanlığın içine itildi.
Bir genç, yıllarca okuyup aldığı diplomanın işsizliğe karşı hiçbir güvence olmadığını acı bir şekilde öğrendi.
Bir emekli, yıllarca ödediği vergilerin ve döktüğü alın terinin karşılığı olarak akşam pazarı dağıldıktan sonra tezgahların altında kalan sebze ve meyveleri toplamak zorunda kaldı.
Bir anne, çocuğu istedi diye eline aldığı ürünü kasaya gelmeden önce sessizce rafa geri bıraktı.
Bir baba, evine dönerken cebindeki parayı değil, evladının gözlerinin içine nasıl bakacağını düşündü.
Gençler artık gelecek planı değil, yurt dışı planı yapıyor.
Biz ise saatlerce kimin hangi siyasi safta durduğunu tartışıyoruz.
Sanki bu ülkenin en büyük meselesi açlık değil…
Adalet değil…
Üretim değil…
Gelecek değil…
Sadece koltuklar ve taraflar.
Peki neden kendimize şu soruları daha sık sormuyoruz?
Ekonomi nereye gidiyor?
Üreten bir ülke olmaktan neden uzaklaşıyoruz?
Milyarlarca dolarlık dış borcun yükünü çocuklarımız neden taşımak zorunda kalıyor?
Neden eğitim sistemi sürekli değişiyor da çocuklarımız istikrar yerine belirsizlik içinde büyüyor?
Neden hukuk denildiğinde insanların aklına güven kadar endişe de geliyor?
Neden adaletin geciktiğine inanan insanların sayısı her geçen gün artıyor?
Neden ormanlarımız, zeytinliklerimiz ve ortak yaşam alanlarımız söz konusu olduğunda geleceğe umutla değil, kaygıyla bakıyoruz?
Neden gençler hayallerini başka ülkelerde arıyor?
Neden emekli, yıllarca çalıştığı ülkesinde onurlu yaşamayı hak ettiğini anlatmak zorunda kalıyor?
Ve en önemlisi…
Biz bütün bunları ne zaman konuşmayı bıraktık?
Onun yerine neyi konuşuyoruz?
Kim hangi partiden ayrıldı…
Kim kime küstü…
Kim hangi genel başkanın yanında durdu…
Kim kimin fotoğrafını beğendi…
Allah aşkına…
Bunlar gerçekten bu ülkenin en büyük meselesi mi?
Geçen gün bir cümle okudum.
Belki de son yıllarda okuduğum en ağır cümleydi:
“Tabutunuzu taşımayacak siyasetçiler için dostluklarınızı yıpratmayın.”
O cümle günlerdir zihnimden çıkmıyor.
Çünkü gün gelecek…
Bugün uğruna birbirimizi kırdığımız siyasetçiler kendi yollarına devam edecek.
Belki yarın aynı masada oturacaklar.
Belki birbirlerinin elini sıkacaklar.
Ama biz…
Yılların dostluklarını, arkadaşlıklarını, yoldaşlıklarını ve kardeşliklerini kaybetmiş olabiliriz.
Bu yazıyı okuyan birçok kişi bana şu soruyu soracaktır:
“Sen hangi taraftasın?”
Belki bu sorunun tek bir cevabı yok.
Ama benim gönlümün durduğu yer belli.
Akşam pazarı dağıldıktan sonra yerde kalan sebzeleri toplayan emeklinin yanı.
Çocuğunu güvenle büyütmeye çalışan annenin yanı.
Özgürce düşünebilen, sorgulayabilen ve nitelikli eğitim almak isteyen öğrencinin yanı.
Hukukun herkes için eşit işlemesini isteyenlerin yanı.
Üreten çiftçinin…
Alın teri döken işçinin…
Siftahsız kepenk kapatan esnafın…
Umudunu kaybetmek istemeyen gencin yanı.
Çünkü artık insanların hangi partiye oy verdiğinden çok, bu ülkeye ne kattığını merak ediyorum.
Belki beni eleştireceksiniz.
Belki farklı düşüneceksiniz.
Buna saygı duyarım.
Ama gelin, hepimiz önce kendimize şu soruyu soralım:
Son bir yılda sosyal medyada siyaset tartışmalarına ayırdığımız zamanın ne kadarını bir çocuğun eğitimine, bir gencin geleceğine, bir emeklinin derdine, hukuka, adalete, üretime ve bu ülkenin gerçek meselelerine ayırdık?
Belki vereceğimiz cevap, hepimizin aynası olacaktır.
Çünkü inanıyorum ki…
Bir ülkeyi seçimler tek başına kaybettirmez.
Bir ülkeyi ekonomik krizler tek başına yıkmaz.
Asıl tehlike; insanların birbirini dinlemeyi bırakmasıdır.
Vicdanın yerini öfkenin almasıdır.
Gerçek sorunlar yerine birbirimizi düşman görmeye başlamamızdır.
Ve bir gün hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz.
Arkamızdan hangi partiyi desteklediğimiz değil…
Kaç insanın hayatına dokunduğumuz konuşulacak.
Hiçbir koltuk mezara gitmeyecek.
Hiçbir rozet tabutun üzerine bırakılmayacak.
Ama sustuğumuz haksızlıklar…
Kırdığımız dostluklar…
Ve görmezden geldiğimiz acılar…
Bizden sonra da yaşamaya devam edecek.
İşte bu yüzden bugün kendime de, size de aynı çağrıyı yapmak istiyorum:
Birbirimizi siyasi kimliklerimizle değil, insanlığımızla görelim.
Çünkü ben kusursuz değilim.
Belki siz de değilsiniz.
Ama hepimiz, daha adil, daha huzurlu ve daha yaşanabilir bir Türkiye hayal ediyoruz.
Belki de yeniden başlayacağımız yer tam olarak burasıdır.
Vicdan…
“Çünkü bu memleketi kurtaracak olan, birbirine benzeyen insanlar değil; birbirini dinlemeyi yeniden öğrenen insanlardır.”