ÖLÜMÜ DEĞİL, HAYATI KONUŞALIM!

Yayınlama: 10.10.2026
58
A+
A-

Merhaba dostlar;

“Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?”



Hayır, hayır, ölümü konuşmayacağız. Hafta sonu sohbetimiz için seçtiğim kitap her ne kadar ölümü hatırlatsa da biz yaşamı konuşacağız.

Bahçıvan ve Ölüm – Georgi Gospodinov – 2025

Ölüm uyanıştır aslında. Buradaki uyanış, insanın kendi ölümünden ziyade, bir başkasının ölümüne şahitlik ettiğinde filizlenir. O zaman insan sarsılarak kendine gelir. Başka bir insanın ölümü, kendi kaçınılmaz sonunu ve faniliğini aynalar. Böylece gündelik hayatın sıradanlığından sıyrılarak kendi özgün hakikatiyle yüzleşir.

Tanzimat dönemi şair ve yazarlarından Muallim Naci der ki:

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”

(İnsan hafızasının sakatlığı/eksiği unutkanlığıdır.)

Öyle değil midir dostlar…

İnsan deyince aklıma The Sheltering Sky (Esirgeyen Gökyüzü) – Paul Bowles – 1949 kitabındaki şu alıntı geldi:

“İnsan hiçbir zaman ayrıntıların tadına varamaz, her seferinde başka bir gün derdi ama aslında her günün biricik olduğunu, son olduğunu, hiçbir zaman geriye dönüş olmadığını, bir başka sefer diye bir şey olmadığını GİZLİCE bilirdi.”

Saygıyla ve özlemle andığım Doğan Cüceloğlu da der ki:

“Ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?”

Yani dostlar, doktorun “6 ay ömrünüz kaldı” demesine gerek yok.

Ve son olarak ekler:

“Acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten yaşamda karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde ‘Şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim.’ diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Mimarı olduğumuz kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?”

Bu alıntı ile daha iyi anlaşılacağı üzere konumuz; hayat…

Kitabımıza dönersek, hikaye şu cümleyle başlar:

“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”

Yazarın bahçıvan olan babasının kanser teşhisi alması sonrası hüznün ilmek ilmek işlendiği, sarsıcı ve vakur bir baba-oğul vedasını okuyacaksınız.

Ölümün, mutlak bir yok oluş değil, geride kalanlar için derin bir bağ, kesintisiz bir hatırlayış ve ağır bir sorumluluk olduğuna tanık olacaksınız.

Şimdi dostlar, yazarın “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” cümlesi aslında bir metafor değil midir?

Benim bu metaforu okuma şeklim şu şekilde. Tabii kitabı okuduktan sonra sizin bu metaforu yorumlamanız farklı olabilir.

Hayat, topraktan filizlenip bir bahçe gibi yeşillendikten, çiçeklendikten sonra yine toprağın koynunda son bulacağı bir döngü değil midir?

Bilinen bu gerçek, bahçıvanın ellerinde somut bir gerçeğe dönüşmez mi?

Tohumu eken, sulayan ve sabırla büyüten baba, aslında yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizginin tam üzerinde değil midir?

Bakın dostlar;

Nihayetinde, hayatı boyunca toprağı yeşerten o fedakar elin kendisi de bir gün toprağa karışmayacak mı?

Bir zamanlar özenle işlediği o kara toprak, bahçıvanın sonsuz uykusuna ev sahipliği yapmayacak mı?

Yazar, bu büyük kaybın getirdiği yası, bir isyanla ya da feryatla değil, tıpkı sonbaharda yaprak döken, ilkbaharda ise yeniden yeşillenen bir ağaç gibi büyük bir olgunluk, derin bir sükunet ve hayranlık uyandıran bir kabullenişle yaşar.

Hayatı güzelleştiren insanlardır.

Bakın, bahçıvan öldüğünde geriye kalanı yazar şu şekilde özetler:

“Belki hemen değil, ama işler böyle yürür — bedenler soğur, bahçeler yabani ota boğulur, çocuklar yetim kalır.”

Yani dostlar; insanı diğer canlılardan ayıran duygularımız ölürse toplum da bu bahçe gibi olur.

Şu soruyu sorun kendinize:

“Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi?”

Asla unutmayalım ki ölüm sadece toprağın altına girmek değil ve ölümü anladığımızda aslında hayatı da anlamış oluruz.

Yani dostlar, toprağın altına bir kere gireceğiz, asıl üstündeyken defalarca ölmeyelim.

Bir anka kuşu misali yaşayalım:

“Görünüşe göre her ölümden sonra, her doğumdan sonra olduğu gibi, dünya yeniden başlıyor.”

“Babam öldü. Ne yapacağımı bilmiyorum.” der yazar.

Ve yine babası hayattayken çok sık söylediği cümle yüreğinde yankılanır:

“Korkacak bir şey yok.”

Hoşça kalın…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.