Pazar günü telefonum çaldı.
Arayan, daha önce tanımadığım bir eğitimciydi. Numaramı bir şekilde bulmuş ve Sağlıklı Yaşam Vakfı tarafından verilen Akif Manaf Sağlık ve Barış Ödülü’nün Nâzım Hikmet Ran’ın hatırasına ithaf edilmesine ilişkin bir haber metni göndermeyi ve yayımlanmasını rica ediyordu…
Metin geldi.
Ancak gazetecilik açısından benim için mesele, gönderilen bir metni olduğu gibi yayımlamak değildi.
Ödülün niteliği neydi?
Sağlıklı Yaşam Vakfı nasıl bir çalışma yürütüyordu?
Daha önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün hatıralarına ithaf edilen aynı ödülün şimdi Nâzım Hikmet Ran’a ithaf edilmesinin amacı neydi?
Bunların netleşmesi gerektiğini söyledim ve araştırmaya başladım.
Ardından Sağlıklı Yaşam Vakfı üyelerinden bana dönüş oldu.
Haber için başlayan görüşme, bir süre sonra sağlık, barış, doğa ve şehirler üzerine oldukça güzel bir sohbete dönüştü.
Telefonu kapattığımda ise elimde yalnızca yayımlanacak bir haber değil, üzerinde düşünmeye değer başka bir konu vardı:
İnsan olmadan doğa yaşayabilir.
Peki insan, doğa olmadan yaşayabilir mi?
…
Nâzım’ın “bir orman gibi kardeşçesine” sözü…
Görüşmeye doğal olarak ödülle başladık.
Vakıf üyelerinden aldığım bilgiye göre, Akif Manaf Sağlık ve Barış Ödülü’nün farklı isimlere ithaf edilmesiyle sağlık, barış ve toplumsal yaşama değer katan önemli isimlerin hatıralarının yaşatılması amaçlanıyor.
İthafların Atatürk, İnönü ya da Nâzım Hikmet Ran ile sınırlı kalmayacağını; ilerleyen süreçte bu alanlarda topluma önemli katkılar sunmuş farklı değerlerin de gündeme gelebileceğini ifade ettiler.
Bu açıklama benim de başlangıçtaki soru işaretlerimi giderdi.
Ödülün Nâzım Hikmet Ran’ın hatırasına ithaf edilmesinin gerekçesi ise hepimizin hafızasında yer etmiş şu dizelerde saklı:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Bir tarafta ağaç, diğer tarafta orman.
Bir tarafta birey, diğer tarafta birlikte yaşamak.
Özgürlük ile kardeşliği birkaç kelimeyle bundan daha güzel anlatmak kolay değil.
..,
Haber ödüldü, benim ilgimi doğa çekti:
Görüşmenin ilerleyen bölümünde söz, doğayla uyumlu yaşam modellerine geldi.
Bu noktada anlatılan bir çalışma özellikle dikkatimi çekti:
“Doğaya Dönüş: Kendi Kendine Yeten Sağlıklı Yaşam Köyü Projesi.”
Tekirdağ’ın Şarköy ilçesinde de bu anlayış doğrultusunda doğal yaşam alanları üzerinde çalışmalar yürütüldüğünü anlattılar.
Kütük evler…
Ekolojik tarım…
Yenilenebilir enerji…
Kendi gıdasını üretebilmek…
Doğayla mümkün olduğunca kavga etmeden yaşayabilmek…
Bunları dinlerken benim aklıma Bursa geldi.
Neden Bursa’da da olmasın?
Hatta belki asıl Bursa’nın böyle bir anlayışa ihtiyacı var.
“Yeşil Bursa” ne kadar yeşil kaldı?
Bursa’ya yıllarca “Yeşil Bursa” dedik.
Bugün ise bir tarafta büyüyen sanayi bölgelerini ve ekonomik kalkınmayı konuşurken diğer tarafta betonlaşmayı, hava kirliliğini ve Nilüfer Çayı’nın rengini tartışıyoruz.
Bursa, Türkiye’nin en önemli üretim merkezlerinden biri.
Üretmek zorundayız.
Sanayileşmek de zorundayız.
Ama hâlâ “sanayi mi, çevre mi?” arasında seçim yapmak zorunda mıyız?
Asıl tartışmamız gereken, doğayı ve insan sağlığını koruyarak nasıl üreteceğimiz değil mi?
Organize sanayi bölgeleri büyürken, yeni fabrikalar ve yeni yaşam alanları planlanırken doğayla uyum neden en önemli kriterlerden biri olmasın?
Üstelik önümüzde Nilüfer Çayı gibi yıllardır çözemediğimiz bir gerçek duruyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’nün 2025 yılında yaptığı çalışmada Nilüfer Çayı ve bağlantı kollarında arıtma tesisine ulaşmadan alıcı ortama karışan 221 atıksu noktası tespit edildi.
Bir tarafta “Yeşil Bursa” diyoruz.
Diğer tarafta şehrin suyunu nasıl temiz tutacağımızı hâlâ konuşuyoruz.
Kestel’den Nilüfer’e, Gürsu’dan sanayi bölgelerine kadar hava, su ve toprak üzerindeki sanayi baskısının insan sağlığı açısından yarattığı kaygılar da uzun süredir gündemimizde.
Ve tam da bugünlerde Bursa iş dünyasının önünde yeni bir seçim süreci var.
…
BTSO adaylarına bir soru da doğadan gelsin:
Bir tarafta 13 yılı aşkın süredir başkanlık görevini sürdüren İbrahim Burkay, diğer tarafta değişim iddiasıyla yarışa giren Özer Matlı…
Her iki adayın da Bursa sanayisi, üretim, ihracat, yatırım ve istihdam konusunda söyleyecekleri kuşkusuz önemli.
Ama ben bu seçim sürecinde iki güçlü adaydan bir vaat daha duymak isterim:
Bursa daha fazla üretirken doğasını nasıl koruyacak?
Yeni sanayi yatırımları Bursa’ya ve insan sağlığına en az zararla nasıl gerçekleştirilecek?
Yeşil dönüşüm yalnızca güzel bir kavram olarak mı kalacak; yoksa temiz üretimden suyun korunmasına, enerji verimliliğinden atık yönetimine kadar sanayinin gerçek dönüşümüne mi yansıyacak?
Bence Burkay’ın da Matlı’nın da seçim vaatleri arasında bunun somut karşılığını görmek Bursa’nın hakkı.
Çünkü gelecek dönem BTSO Başkanlığı koltuğuna kim oturursa otursun, geride bırakacağı miras yalnızca üretim, ihracat ve büyüme rakamlarıyla ölçülmemeli.
Biraz da nasıl bir Bursa bıraktığımızla ölçülmeli.
Şehirden kaçmak yerine şehri değiştiremez miyiz?
Aslında yaşam köyü projesinin düşündürdüğü mesele de tam burada başlıyor.
İnsanlık binlerce yıl doğanın içinde yaşadı.
Sonra şehirler kurduk, betonların arasına girdik, topraktan uzaklaştık.
Şimdi hafta sonu iki günlüğüne doğaya kaçabilmek için kilometrelerce yol gidiyoruz.
Burada bir çelişki yok mu?
Sağlıklı yaşam denildiğinde çoğunlukla ne yiyeceğimizi, kaç adım atacağımızı, hangi sporu yapacağımızı konuşuyoruz.
Oysa soluduğumuz hava sağlıklı değilse, içtiğimiz suyu koruyamıyorsak, toprağı kirletiyorsak sadece iyi beslenerek ne kadar sağlıklı olabiliriz?
İnsanın sağlığı ile yaşadığı çevrenin sağlığını birbirinden ayırmak mümkün değil.
Ve barış yalnızca insanlar arasında mı olur?
Tam da burada yazının çıkış noktası olan Akif Manaf Sağlık ve Barış Ödülü’ne yeniden dönüyorum.
Akif Manaf’ın barış kavramını ele alan çok sayıda eseri bulunuyor. Bunlardan biri de doğrudan “Barış Psikolojisi” adını taşıyor.
Manaf’ın çalışmalarında barışın yalnızca ülkeler veya toplumlar arasındaki çatışmalar üzerinden değil, insanın kendi iç dünyasından başlayan daha geniş bir kavram olarak ele alınması dikkat çekiyor.
Belki buna bir halka daha eklemek gerekiyor:
İnsanın doğayla barışı.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
İnsanın insanla, toplumla, yaşadığı kentle ve doğayla kurduğu ilişkinin de barışçıl olması gerekir.
Doğayı tüketerek, suyunu kirleterek, havasını bozarak sağlıklı bir toplum oluşturabilir miyiz?
Bir ağaç gibi tek ve hür…
Pazar günü telefonum, Nâzım Hikmet Ran’a ithaf edilen bir ödül haberi için çalmıştı.
Yazının sonunda ise dönüp yine Nâzım’ın dizelerine geliyorum:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine…”
Bir ağaç…
Bir orman…
Bir insan…
Bir toplum…
Ve hepsini yaşatan aynı doğa.
Bursa sanayisini büyütürken doğasını küçültmek zorunda değil.
Yeni OSB’ler, fabrikalar ve yaşam alanları planlanırken doğaya uyum, enerji verimliliği, temiz üretim, suyun korunması ve insan sağlığı ekonomik hesabın son maddesi değil, ilk maddelerinden biri olabilir.
Sağlıklı yaşam köyleri bunun küçük ama önemli bir örneği olabilir.
Asıl mesele, o düşüncenin kentin tamamına yayılabilmesi.
Çünkü “doğayı koruyalım” dediğimizde aslında doğaya iyilik yapmıyoruz.
Kendimize iyilik yapıyoruz.
İnsan olmasa doğa yine yaşamaya devam eder…
Ama insanın yaşayabileceği başka bir doğa yok!
Belki de Bursa’nın yeniden gerçekten “Yeşil Bursa” olabilmesi için kalkınmayı yalnızca ne kadar ürettiğimizle değil, üretirken neyi koruyabildiğimizle de ölçmenin zamanı gelmiştir…