Merhaba dostlar;
Bu haftaki sohbet konumuz olan filme geçmeden önce şunu belirtelim:
Bu film kesinlikle bir çocuğun beyanını tartışmaya açan bir film değildir. Şu bir gerçektir ki; kadınların ve çocukların beyanı esastır.
Sohbetimize şu sözle başlayalım:
“Suçluluğu kanıtlanana kadar herkes masumdur.”
Yanlış anlaşılmasın; filmimiz bir hukuk filmi değil.
Belki de en çok, sürü psikolojisinin içinde vicdanımızı ve muhakeme gücümüzü koruyabilmenin önemini anlatıyor.
Hadi şimdi filme geçelim…
Filmimizin adı Jagten (Onur Savaşı). 2012 yapımı bir Danimarka filmi…
Film bize “toplum psikolojisini” son derece hassas bir konu üzerinden anlatıyor.
Anaokulu öğrencisi Klara’nın, öğretmeni hakkında, olayın nerelere varacağını bilmeden söylediği “Öğretmenim bana cinsel tacizde bulundu.” beyanıyla her şey başlıyor.
Peki, Klara’nın belleği anlattığı olayı nerede kaydetmişti? Yaşadığı hangi olaylarla bu düşünce şekillenmişti?
Bu soruların üzerine gidilmeden başlatılan süreçte, öncelikle Klara’nın korunması, psikolojik durumunun değerlendirilmesi, ardından bilinçaltında onu huzursuz eden ne varsa büyük bir hassasiyetle araştırılması gerekirken, süreç maalesef Klara’ya da zarar veren bir hâle dönüşüyor.
Klara ile ilgili sahneleri izlediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Film boyunca toplumdaki linç kültürünün doğuşuna şahit oluyoruz.
İnsanlar koşulsuz ve şartsız birbirlerine inanmaya başlıyor; birbirlerini etkiliyor, birbirlerini tetikliyor ve bir noktadan sonra Klara’nın söylediklerinin gerçek olup olmamasının artık hiçbir önemi kalmıyor.
Çünkü toplum psikolojisinde bireysel akıl, sorgulama ve sağduyu yerini öğrenilmiş yargılara ve önyargılara bırakıyor. Sonuçta ise linç kültürü doğuyor.
Üstelik bu doğum yavaş yavaş değil, bir anda gerçekleşiyor.
Hatta bu suçlamanın üzerine yeni yeni iftiralar da ekleniyor.
Küçük bir kartopunun nasıl çığa dönüştüğünü ve bu çığın ne kadar yıkıcı olabileceğini izliyoruz.
Toplum psikolojisinde “inanmışlık” çok tehlikelidir. Çünkü bir kez oluşan kanaatin ardından gerçeği ispatlamak o kadar zor olur ki… Kanun önünde aklansanız bile toplumun gözünde hâlâ “öteki” olmaya devam edersiniz.
Bu noktada Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi (1895) adlı eserindeki şu tespitine göz atalım:
“Sosyal bir kitlede kişi sayısı arttıkça düşünsellik azalır, duygusallık artar.”
Aynı kitaptaki şu alıntı ise olaya farklı bir açıdan bakmamızı sağlar:
“Kitleler kolaylıkla cellat, fakat aynı kolaylıkla yüksek bir dava uğrunda şehit olabilirler.”
Filmimize dönersek…
Film Lucas’ı merkezine alıyor.
Her ne kadar Türkçeye “Onur Savaşı” olarak çevrilmiş olsa da filmi izledikten sonra Danca “Jagten” kelimesinin anlamına baktım. Anlamı “av”…
Geyik avcısı Lucas’ın zamanla av durumuna düşmesi…
Belki de geyikler masumiyeti simgeliyor; Lucas’ın masumiyetini…
İnsanlar tarafından huzuru bozulan geyikler, yine insanlar tarafından huzuru bozulan Lucas’ı simgeliyor olabilir mi?
Evi taşlanan, nezarette kalan, markette istenmeyen, dövülen, vurulan köpeğini gömmek zorunda kalan Lucas…
Kilisede bile, herkesin sevgiyle bir araya geldiği o günde dahi Lucas huzursuzdur. Peki neden gitmiştir? Çünkü suçsuz olduğundan emindir ve bunu kasaba halkına göstermek, aynı zamanda en yakın arkadaşı ve Klara’nın babası olan Theo ile yüzleşmek istemektedir.
Olayların başlangıç noktası aslında oldukça sorunludur.
Sadece Klara’nın ifadesinin alındığı sahne değil, diğer çocukların ifadelerinin alındığı sahneler de çok dikkatli izlenmelidir.
Dostlar; bizler seyirciyiz, sosyolog değiliz.
Filmi izledikten sonra analizlerini de okursanız, ne kadar derinlikli bir yapım olduğunu daha iyi göreceksiniz. Hatta edindiğiniz bilgilerle filmi ikinci kez izlemek isteyebilirsiniz.
Lucas aslında yalnızdır.
Oğlu ve en yakın arkadaşı hariç bütün kasaba halkı karşısındadır.
Oğlu ve arkadaşı, toplumun öfkesine karşı siper olamazlar.
Oysa kasaba halkının içinde dostları vardır. Canını en çok acıtan da onlardır.
Hani Pir Sultan Abdal’ın “Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler” türküsünün hikâyesindeki gibi…
Pir Sultan darağacına giderken Hızır Paşa emir verir:
“Herkes Pir Sultan’ı taşlasın. Taş atmayanın boynu vurulsun.”
Halk Pir Sultan’ı taşlamaya başlar.
Taşlar Pir Sultan’a kadar gelir ama ona değmeden yere düşer.
Pir’in musahibi Ali Baba ise taş atmasa da can korkusundan bir gül atar.
Gül Pir’e değer ve onu yaralar.
Bunun üzerine Pir Sultan’ın dudaklarından şu dizeler dökülür:
“Şu kanlı zalimin ettiği işler,
Garip bülbül gibi zareler beni.
Yağmur gibi yağar başıma taşlar,
İlle dostun gülü yareler beni…”
Ve ardından şu sözü söyler:
“Dar günümde dost da düşman da belli oldu.”
Lucas da yaşadığı bu zor günlerde arkadaşlarını test etmiş olur.
Dostlar;
Bu yazının amacı Lucas’ı aklamak değildir.
Asıl anlatılmak istenen; Lucas’ın en yakın arkadaşlarının bile onun suçlu olduğuna inanması ve bireysel akıl, vicdan ve sağduyu ile değil, toplum psikolojisinin etkisiyle hareket etmelerinin ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğidir.
Bu durum ülke ve ırktan bağımsızdır.
Ve açtığı yaralar, yıllar geçse bile kolay kolay kapanmaz.
Peki toplum bu olayı unuttuğunda mağdur ne düşünür?
“Bana inanmayan insanlar gerçekten her şeyi unuttu mu?”
Elbette hayır.
Kanun önünde aklansa bile o damga peşini kolay kolay bırakmayacaktır.
Filmin son sahnesi ise sizi yeniden en başa döndürecektir.
Filmin afişindeki şu cümleyle bitirelim:
“Bir yalanın gölgesi, gerçeği sonsuza dek karartabilir.”
Hoşça kalın…