15 YILDA BİR CUMHURİYET, 103 YILDA BİR MUHASEBE!

Yayınlama: 28.10.2026
Düzenleme: 29.10.2026 00:02
20
A+
A-

Bir ülke düşünün…

Yıllarca süren savaşlardan çıkmış. Halkı yoksul, sanayisi yok denecek kadar az, eğitim imkanları sınırlı. Kadınlarının siyasal haklardan yoksun olduğu, kendi ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü bile dışarıdan karşılayan bir ülke…



Ve o ülkenin kaderini değiştiren bir lider: Mustafa Kemal Atatürk…

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde yalnızca bir yönetim biçimi değişmedi. Bir milletin geleceği yeniden yazılmaya başlandı.

Üstelik Atatürk’ün bütün bunları gerçekleştirmek için yalnızca 15 yılı vardı!

Peki, o 15 yıla neler sığdırıldı?

Yokluktan üretime uzanan bir kalkınma

1926’da Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları, 1933’te Eskişehir, 1934’te Turhal Şeker Fabrikası üretime geçti.

1933’te Sümerbank kuruldu. Kayseri Bez Fabrikası, Nazilli Basma Fabrikası, Konya Ereğli Dokuma Fabrikası, Bursa Merinos ve Gemlik Suni İpek Fabrikaları sanayileşmenin önemli merkezleri oldu.

İzmit’te kağıt üretiminin temelleri atıldı. Cam, maden ve dokuma sanayisinde yatırımlar yapıldı. Etibank kuruldu, demir ve çelik sanayisinin temelleri atıldı.

Demiryolları Anadolu’nun içlerine uzandı. Limanlar geliştirildi, tarımda modernleşme adımları atıldı.

Bunlar yalnızca fabrika binaları değildi.

Bir şeker fabrikası çiftçiye üretim imkanı, işçiye istihdam, bulunduğu kente ekonomik canlılık demekti.

Bir dokuma fabrikası yalnızca kumaş üretmiyor, kadınların çalışma hayatına katılmasının da önünü açıyordu.

Ve Cumhuriyet, üretimle birlikte toplumsal dönüşümü de inşa ediyordu…

Toprağa verilen değer, tarımda bağımsızlık hedefi

Cumhuriyetin kalkınma anlayışında tarımın da çok önemli bir yeri vardı…

Zira savaşlardan çıkmış bir ülkede yalnızca fabrikalar kurmak yeterli değildi. Toprağı işlemek, çiftçiyi desteklemek, üretimi artırmak ve halkın gıda ihtiyacını karşılamak gerekiyordu.

1925’te köylünün üzerindeki ağır yüklerden biri olan aşar vergisi kaldırıldı. Tarımda makineleşme teşvik edildi, modern üretim yöntemleri yaygınlaştırılmaya çalışıldı.

Atatürk Orman Çiftliği, 1925’te yalnızca bir tarım işletmesi olarak değil, modern tarımın uygulanabileceğini gösteren örnek bir merkez olarak kuruldu.

Amaç, verimsiz görülen toprakların bile bilimsel yöntemlerle üretime kazandırılabileceğini göstermekti.

Sonraki yıllarda tarımsal üretim ve verimlilik önemli ölçüde gelişti. Türkiye pek çok temel üründe kendi ihtiyacını karşılayabilen güçlü bir tarım ülkesi haline geldi…

Peki, bugün?

Türkiye hala çok önemli bir tarım potansiyeline sahip. Bereketli topraklarımız, üretmeye devam eden çiftçilerimiz ve güçlü bir tarımsal birikimimiz var.

Ancak bugün buğdaydan yem hammaddelerine, canlı hayvandan çeşitli tarımsal ürünlere kadar pek çok alanda ithalat da yapıyoruz.

Üstelik çiftçilerimiz artan maliyetlerden, üretim planlamasındaki sorunlardan ve emeğinin karşılığını almakta yaşadığı güçlüklerden söz ediyor.

İthalatın bir bölümü sanayinin hammadde ihtiyacından ve dış ticaretin gerekliliklerinden kaynaklansa da tarımsal üretimin sürdürülebilirliği üzerinde daha fazla düşünmemiz gerekiyor…

Bir zamanlar toprağı üretime kazandırmak için büyük çaba gösteren Cumhuriyetin mirasını, bugün çiftçimizin üretimde kalmasını sağlayarak ne kadar koruyabiliyoruz?

Ve belki de tarımda asıl mesele yalnızca ne kadar ürettiğimiz değil, üreticinin geleceğe ne kadar güvenle bakabildiğidir…

Peki, bugün o fabrikaların kaçı ayakta?

Cumhuriyetimizin 103. yılında üzerinde düşünmemiz gereken konulardan biri de bu.

Sümerbank 1987’de özelleştirme sürecine alındı. Yıllar içinde birçok işletmesi satıldı, devredildi veya kapatıldı.

Cumhuriyetin ilk sanayi kuruluşlarından SEKA’nın İzmit’teki üretimi sona erdi.

2018’de 10 şeker fabrikası özelleştirildi. Bunların arasında Atatürk döneminde kurulan Alpullu ve Turhal Şeker Fabrikaları da vardı. Kamu bünyesinde üretimini sürdüren şeker fabrikaları ise varlığını koruyor.

Bursa’nın hafızasında özel bir yere sahip Merinos Fabrikası da 2004’te kapatıldı.

Atatürk’ün 1938’de açılışını yaptığı, binlerce insana iş kapısı olan o büyük üretim merkezi bugün kongre, kültür ve sanat alanı olarak hizmet veriyor.

Bu dönüşümün kente kazandırdığı kültürel değeri yok sayamayız. Ancak bir zamanlar Bursa’nın üretim gücünü temsil eden makinelerin artık çalışmıyor olması da ayrı bir gerçektir.

Özelleştirmelerin gerekçesi olarak verimlilik, rekabet ve kamu zararlarının azaltılması gösterildi.

Burada önemli olan yalnızca işletmelerin kamuya mı yoksa özel sektöre mi ait olduğu değil, üretimin ve istihdamın ne ölçüde sürdürülebildiğidir.

Ve bugün asıl düşünmemiz gereken, Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan üretim anlayışını ne kadar ileri taşıyabildiğimizdir…

Fabrikalar kadar önemli bir başka devrim: Eğitim ve bilim

Atatürk’ün hedefi yalnızca üreten bir ülke değildi. Düşünen, sorgulayan, bilimle ilerleyen bir toplumdu.

Harf Devrimi gerçekleştirildi. Millet Mektepleri açıldı. 1933 Üniversite Reformu’yla yükseköğretim yeniden yapılandırıldı.

Gençler bilim, sanat ve teknik alanlarda yetişmeleri için yurt dışına gönderildi. Amaç, öğrendiklerini ülkelerine taşıyacak bir kuşak yetiştirmekti.

Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kuruldu.

Ve Atatürk, bütün devlet işleri ve ülkenin geleceğiyle ilgilenirken 1936-1937 yıllarında kendi elleriyle bir Geometri kitabı hazırladı.

Bugün okullarda kullandığımız açı, üçgen, dörtgen, çember, teğet gibi pek çok Türkçe matematik teriminin yerleşmesinde onun çalışmasının payı var.

Düşünün…

Bir devletin kurucu tek lideri,halkının bilimsel kavramları kendi dilinde öğrenebilmesi için geometri kitabı yazıyor. yazabiliyor..

Bu yalnızca eğitime verilen önem değil, bilginin toplumun her kesimine ulaşması gerektiğine duyulan inançtı.

Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, Cumhuriyetin temel anlayışlarından biriydi.

Kadınların ve gençlerin Cumhuriyeti

Cumhuriyet, kadınlar için de yeni bir dönemin kapısını açtı.

1930’da belediye seçimlerinde, 1933’te köy muhtarlığı ve ihtiyar heyeti seçimlerinde, 1934’te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakları tanındı.

1935’te 18 kadın milletvekili Meclis’e girdi.

Gül Esin, Türkiye’nin ilk kadın muhtarı olarak Cumhuriyetin kadınlara açtığı yolun simgelerinden oldu.

Ancak bugün, 103 yıl sonra, kadınların siyasette, ekonomide ve karar mekanizmalarında yeterince temsil edildiğini söyleyebilir miyiz?

Cumhuriyetin kadınlara tanıdığı hakları, gerçek yaşamda ne kadar eşitliğe dönüştürebildik?

Gençlerimiz için de benzer sorular geçerli.

Bir zamanlar yurt dışına öğrenmeye gönderilen gençlerin ülkelerine dönüp katkı sunmaları hedeflenirken, bugün nitelikli gençlerimizin bir bölümünün geleceklerini başka ülkelerde araması üzerinde durulması gereken bir sorun değil mi?

103 yılda hiç mi ilerlemedik?

Kuşkusuz ilerledik.

Bugün çok daha büyük bir sanayi kapasitesine, gelişmiş ulaşım ağlarına, üniversitelere, hastanelere, teknoloji üreten şirketlere sahibiz.

Savunma sanayisinde, bilimde, sağlıkta, sanatta ve sporda önemli başarılarımız var.

Cumhuriyetin yetiştirdiği kuşaklar, bu ülkeyi pek çok alanda ileri taşıdı…

Ancak sıradan söylemlerle kalkınmayı yalnızca yapılan yollarla, yükselen binalarla, büyüyen ekonomik rakamlarla ölçebilir miyiz?

Üreten çiftçinin, çalışan işçinin, okuyan gencin, emekli yurttaşın ve geleceğini kurmaya çalışan kadınların yaşam koşulları da bu hesabın içinde olması gerekmez mi?

Kaldı ki Cumhuriyetin gerçek başarısı, ülkenin zenginleşmesi kadar o zenginliğin toplumun yaşamına ne ölçüde yansıdığıdır.

Cumhuriyet geçmişin değil, geleceğin de meselesidir!

Atatürk, 15 yılda yalnızca fabrikalar, kurumlar, okullar kurmadı…

Bir milletin kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanmasını sağladı.

Bugün 103 yıllık Cumhuriyetimizin kazanımlarını kutlarken eksiklerimizi, kayıplarımızı ve yanlışlarımızı da konuşabilmeli ve hata sorgulayabilmeliyiz…

Çünkü Cumhuriyeti sevmek, onun eksiklerini görmezden gelmek değildir.

Cumhuriyeti yaşatmak; bilimi savunmak, üretimi güçlendirmek, toprağı ve çiftçiyi korumak, kadınların eşitliğini sağlamak, gençlerin geleceğe güvenle bakabildiği bir ülke kurmak ve demokrasiyi geliştirmektir…

Ve umudumuz var!

Bu ülkenin yetişmiş insanları, üreten çiftçileri, çalışan kadınları, bilim insanları, sanatçıları ve hayallerinden vazgeçmeyen gençleri var…

103 yıl önce çok daha ağır koşullarda başarılanları hatırlamak, bugün karşılaştığımız sorunların da aşılabileceğine inanmamız için yeterli bir neden.

Atatürk, Gençliğe Hitabesi’nde şöyle sesleniyordu:

“Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin.”

Bu sözler, Cumhuriyetin korunmasının ve geleceğe taşınmasının koşullar ne olursa olsun bir sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatırken,

Cumhuriyetimizin 103. yılında kendimize soracağımız en önemli soru ise:

Atatürk ve Cumhuriyetin kurucu kuşağı, yoklukların içinden 15 yılda böylesine büyük bir miras çıkardı. Biz 103 yılın sonunda gelecek kuşaklara nasıl bir Türkiye bırakıyoruz?

Geçmişten aldığımız güçle, kaybettiklerimizden ders çıkararak, kazandıklarımızı büyüterek daha iyisini yapabiliriz.

Çünkü Cumhuriyet, tamamlanmış bir hikaye değil; her kuşağın yeniden yazacağı bir gelecek mücadelesidir.

Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun!

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.