Merhaba dostlar,
Bu hafta cevap arayacağımız soru şu:
Kan bağı mı, emek mi?
Bu sorunun izini, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın 2013 yapımı Soshite Chichi ni Naru (Benim Babam, Benim Oğlum) filminde süreceğiz.
Film, iki tür ebeveynliğin altını çiziyor: Biyolojik ebeveynlik ve sosyal ebeveynlik…
Konusu ise yıllar önce hastanede doğum sırasında çocukları karışan iki ailenin, gerçek çocuklarını tanıma süreci. Üstelik çocuklar artık altı yaşında…
Usta yönetmen, maddi açıdan zengin bir ailenin “fakirliğini”, maddi imkanları kısıtlı bir ailenin ise “zenginliğini” seyirciyi de hikayenin içine çekerek anlatıyor.
Şimdi dostlar, yaşamımızı sürdürmek, kendimizin ve sevdiklerimizin hayat kalitesini yükseltmek için elbette çalışacağız, hem de çok… Burası net.
Peki, çocuğumuzla aramızdaki bağı kuvvetlendirmek için ne yapmalıyız?
Filmdeki zengin baba için ebeveynlik, çocuğa en iyi imkanları sunmak, onu sosyal aktivitelere göndermek ve hayata hazırlamak için sürekli bir “öğrenci” olmasını sağlamaktır.
Peki, yalnızca bunları yapmak çocukla aramızda duygusal bir mesafe oluşturur mu?
Diğer babaya göz atalım…
Küçük bir elektrikçi dükkanı vardır. Maddi imkanları kısıtlıdır fakat evlerinde neşe ve sıcaklık eksik değildir. Çocuklarıyla oyuncak tamir eden, onlarla banyo yapan, modern tabirle kaliteli zaman geçiren bir babadır.
Soru şu dostlar: En iyi imkanları sunan baba, gerçekten “en iyi baba” mıdır?
Filmin konusu çocukları karışan iki ailenin hikayesi, doğru. Fakat izlediğinizde göreceksiniz ki özellikle zengin babanın “içsel yolculuğu” da anlatılıyor.
Bu babanın kibrini kırmasına, kontrolü kaybetmeyi öğrenmesine, mükemmeliyetçilik zırhını indirip “gerçek bir baba” olma yolculuğuna şahit olacaksınız.
İşte bu baba, “koşulsuz sevgiyle” tanışacak.
Dostlar, babalık nedir? Doğuştan gelen bir özellik midir?
Yönetmen belki de babalık duygusunun zamanla, sabırla ve açık bir kalple inşa edilebileceğini anlatmaya çalışıyor.
Kendinizi filmdeki ailelerin yerine koyun…
Yıllarca kendi kanınızdan, canınızdan bilip gecenizi gündüzünüze katarak büyüttüğünüz, her gülüşünde kendinizi bulduğunuz çocuğunuzun aslında biyolojik olarak size ait olmadığını öğrendiğiniz an, dünya başınıza mı yıkılır?
Hastanedeki bir hata yüzünden biyolojik çocuğunuzun başka bir yuvanın sıcaklığında büyüdüğünü öğrendiğinizde, altı yıl birlikte yaşadığınız o küçük yüreğe karşı hisleriniz, bakışınız değişir mi?
Filmde iki aile de çocukları değiştirmeye karar verir. İşte bu sahneler, “Kan bağı mı, emek mi?” sorusunun belki de cevabıdır.
“Hadi hastane karıştırdı. Sizin de bunu fark etmeniz gerekmez miydi? Bebeğin annesisiniz.”
Bu soru anneye çok ağır gelir.
Yönetmen seyirciyi ağlatmaya çalışmıyor. Bu sahnelerle bizi filmin içine çekip “Acaba?” dedirtiyor, anneyi ve babayı sorgulatıyor.
Filmde geçen bir başka konuşma da oldukça düşündürücü:
Öğretmen sorar:
“Peki, geçen yaz ne yaptın?”
Çocuk cevap verir:
“Babamla kamp yapmaya gittim ve uçurtma uçurduk.”
Okul çıkışında baba sorar:
“Seni hiç kampa götürmedim, değil mi? O halde niçin öyle dedin?”
Çocuk:
“Müdür söylememi tavsiye etti.”
İşte burada da çocuğun yaşadıklarıyla büyüklerin ondan bekledikleri arasındaki mesafe ortaya çıkıyor.
Mükemmel anne-baba yoktur. Çocuğuyla birlikte büyüyen, öğrenen anne-babalar vardır.
Çocuk için asıl olan sevilmektir, ilgidir, güvenebileceği ve sarılabileceği bir insanın varlığıdır.
Ben psikolog değilim. Benim inandığım, bildiğim budur.
BİR BABA HAYATTAYKEN DE KAYBEDİLEBİLİR Mİ?
Tam da burada Cemal Süreya’nın Sizin Hiç Babanız Öldü mü? şiiri geliyor aklıma:
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum.”
Bu dizeler çoğunlukla babasını kaybeden bir çocuğun yaşadığı acı olarak yorumlanır.
Oysa şiirin ilginç bir hikayesi vardır. Cemal Süreya bu şiiri babasının ölümünden yıllar önce yazmıştır.
Annesini küçük yaşta kaybeden, kız kardeşleriyle birlikte üvey anneyle yaşanan zorlu bir çocukluk döneminden geçen şairin, babasıyla ilişkisinde de kırgınlıklar vardır.
Şiire bu yaşam öyküsünden baktığımızda, babanın yalnızca fiziksel kaybını değil, ihtiyaç duyulan anda yanında bulunmamasının yarattığı duygusal boşluğu da düşünmek mümkün.
Çünkü bir çocuk için baba, yalnızca aynı kanı taşıdığı kişi değildir. Gerektiğinde onu koruyan, savunan, korktuğunda yanında duran insandır.
Bir baba hayattayken de çocuğunun dünyasında eksilebilir.
Ve belki de en ağır kayıplardan biri, varlığına rağmen yanında hissedemediğiniz bir ebeveyndir.
İşte Kore-eda’nın filmindeki temel mesele de burada karşımıza çıkıyor.
Bir çocuğun hayatında asıl iz bırakan, onu dünyaya getiren kişi mi, yoksa büyürken yanında olan kişi midir?
Dostlar, insanı en çok kendi ailesi de ihmal edebilir.
Hayatın önümüze çıkardığı o devasa engelleri her zaman aklımızla ya da tek başımıza aşamayız. Önümüzdeki aşılmaz duvarları yalnızca düşünerek, yalnız başımıza yıkamayız.
Düştüğümüzde elimizi tutup bizi bırakmayacak bir yüreğe ihtiyaç duyarız.
İşte o an sana elini uzatan, kalbini açan kişi senin gerçek ailendir.
Kan bağının tek başına hiçbir önemi yoktur. Varsın damarlarımızda aynı kan akmasın…
Ruhumuza dokunup “Yanındayım” diyen herkes, bizim can bağımızdır.
Filmde geçen şu sözlerle bitirelim dostlar:
“Savaş sırasında birçok çocuk ailesinden ayrıldı veya onları kaybetti… ve başkaları onları evlat edindi.
Asıl olan seni kimin büyüttüğüdür.”
Ve belki de asıl mesele, seni kimin büyüttüğünden çok, seni nasıl büyüttüğü, hayatına ne kadar sevgi ve mutluluk kattığıdır…
Bu arada Hirokazu Kore-eda filmlerini izleyin derim…
Hoşça kalın…