Merhaba dostlar;
Eğlendiren filmler vardır…
Günlük hayatın stresinden, sorumluluklarından ve rutininden uzaklaşmak için izlediğimiz filmlerdir bunlar. Sizi derin analizler yapmaya zorlamaz, aksine zihninizi dinlendirir. Film bittiği an etkisi de genellikle sona erer ama arkasında mutlu bir zihin bırakır.
Düşündüren filmler vardır…
İzleyiciye sorular sorar. Bildiğiniz doğruları sorgulamanıza, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu sormanıza neden olur. Film bittikten sonra bile günlerce iç dünyanızda sorular sorup cevaplar aradığınız, arkadaşlarınızla üzerine tartıştığınız filmlerdir bunlar.
Bir de sessizce bakış açınızı, iç dünyanızı değiştiren filmler vardır…
İzlerken her şey çok sakin, hatta durağan ilerleyebilir. Ancak film bittiğinde içinizde bir yerlerde bir taşın yerinden oynadığını hissedersiniz.
Eski bir yaranız iyileşebilir, birine karşı hissettiğiniz öfke yerini şefkate bırakabilir ya da hayatı yaşama biçiminiz değişebilir.
Bu filmler sizi kendi iç dünyanızla yüzleştirir.
Jenerik akarken koltukta öylece kalırsınız. Çünkü o sırada beyniniz ile kalbiniz arasında, daha önce hissetmediğiniz bir duygu geçişi ve aydınlanma yaşanıyordur.
Bu haftaki sohbet konumuz da sessizce bakış açınızı ve iç dünyanızı değiştiren bir film:
Homebound (2025) – Eve Dönüş.
Hindistan’a gidiyoruz bu hafta…
Yok yok, öyle birden karşımıza şarkı söylenen sahnelerin çıktığı bir filmle değil; aksine arkadaşlık üzerine çok derinden konuşacağımız bir filmle…
DOSTLUĞUN EN BÜYÜK SINAVI
Dostlar;
Ömrümüzün en büyük kazancı, bu yolu acısıyla tatlısıyla birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarımızdır.
Bir kişi de olabilir. Candan olur, kendinizden çok daha değerli olur.
Gerçek dostluğun en büyük sınavı, sanılanın aksine yalnızca zor zamanlar değil, başarı anlarıdır da dostlar…
Birinin üzüntüsüne ortak olmak, insan olmanın getirdiği doğal bir empati duygusudur. Ancak arkadaşınızın, dostunuzun başarısını içinizdeki kıskançlık ve rekabet duygularını tamamen susturarak kutlayabilmek çok büyük bir erdemdir, yüksek bir ruhsal olgunluktur.
İçindeki kıskançlığı tamamen susturup canıgönülden sevinen insan, katıksız sevinciyle ve gözlerindeki o hakiki gururla, birinin hayatındaki yerini mühürleyen en değerli imzayı da atmıştır.
Arkadaşlar birbirine kırılır, kızar…
Yalnız çok fazla ayrı kalamazlar.
Yine en sıkıntılı anlarında birbirlerinin yanında olur, hiçbir şey olmamış gibi sarılırlar.
Hani Candan Erçetin’in Gamsız Hayat isimli şarkısında, insanın dışarıdan dertsiz ve kalender görünürken içinde neler yaşadığını anlatan sözler var ya…
İnsan, arkadaşının yanında, yalnızca onun yanında, güçlü karakter olmaktan vazgeçer.
Gözyaşı olur, dökülür içinde sakladıkları…
Kimseye söyleyemedikleri, kimseye anlatamadıkları…
Çünkü gerçek dostluk, insanın güçlü görünmek zorunda kalmadan kendisi olabildiği yerdir.
BİR ÜNİFORMA, İKİ ARKADAŞ VE ORTAK BİR HAYAL
Filmin ana karakterleri, geçmişte “dokunulmazlar” olarak bilinen Dalit topluluğuna mensup Chandan Kumar ve onun en yakın Müslüman arkadaşı Mohammed Shoaib Ali’dir.
Biri kast sistemi nedeniyle, diğeri Müslüman kimliği nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşan iki genç…
Toplum tarafından dışlanan bu iki arkadaş, sırtlarına geçirecekleri bir polis üniformasının kendilerine nihayet hak ettikleri saygınlığı kazandıracağına inanıyor.
Bakın dostlar, saygınlık kazanmak için polis olmak istiyorlar!
Çok yoksul ailelerde büyüyen bu iki gencin, büyük bir şehre yerleşmedikçe ya da ülke dışına gitmedikçe hayatlarını değiştirmeleri neredeyse imkansızdır.
Kurdukları hayaller de öyle ulaşılmaz hayaller değildir.
Saygı kazanmak…
Geçimlerini sağlamak…
Sevdiklerinin hayatlarına dokunmak…
İnsan gibi yaşayabilmek…
Hepsi bu kadar.
Ama içinde yaşadıkları toplumda bunlara ulaşabilmek bile büyük bir mücadele gerektiriyor.
YOKSULLUK YALNIZCA PARASIZLIK DEĞİLDİR
Yoksulluk…
Hz. Ali’ye atfedilen bir söz vardır:
“Yoksulluk bir insan olsaydı, onu katlederdim.”
Bu söz, maddi imkansızlıkların insan haysiyeti üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne seren en sarsıcı ifadelerden biridir.
Bu güçlü çıkış, fakirliğin yalnızca ekonomik bir yetersizlik olmadığını; insanı ruhsal, sosyal ve ahlaki olarak köşeye sıkıştıran toplumsal bir canavar olduğunu vurgular.
Aynı zamanda adaletsizliğe ve insanı çaresiz bırakan yokluğa karşı verilmesi gereken amansız mücadeleyi sembolize eder.
Homebound, yalnızca Hindistan’ı anlatan bir film değil.
Anlatmak istedikleriyle her ülkeye, her topluma ayna tutuyor.
Filmde evin kız çocuğu der ki:
“Ben de okumak istedim ama bu ailede bir tek senin seçme şansın var. Bana sorulmadı bile…”
Ailenin, okuması için erkek çocuğuna destek vermesi; kız çocuğunun ise kendi geleceği hakkında söz sahibi olamaması…
Dünya üzerindeki en büyük ayrımcılıklardan birinin yüzümüze tokat gibi çarpmasıdır bu.
Bir çocuğun geleceğini neden cinsiyeti belirlesin?
Neden birinin hayalleri desteklenirken diğerinin hayalleri daha başlamadan elinden alınsın?
Film, yoksulluğun yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de bütün ağırlığıyla önümüze koyuyor.
BENİ İNSAN OLARAK GÖRMEDİNİZ…
Filmin en çarpıcı sözlerinden biri de şu:
“Beni insan olarak görmediniz, varsa yoksa inancım.”
Bir insanın kimliğinin, inancının ya da ait olduğu topluluğun, onun önüne sürekli bir engel olarak çıkarılması…
İnsan olarak değil, yalnızca inancıyla değerlendirilmesi…
Ötekileştirme de insanın gururunu, onurunu inciten bir bakış açısı değil mi?
Chandan ve Shoaib’in arkadaşlığı, farklı toplumsal ve dini kimliklere sahip iki insanın aynı hayalde buluşmasının hikayesi.
Biri Dalit, diğeri Müslüman…
İkisi de yoksul, ikisi de toplumda kendilerine bir yer edinmeye çalışıyor.
İkisinin de istediği şey, kimlikleri üzerinden yargılanmadan insan olarak görülmek.
Birbirlerinin acısını anlayabiliyorlar çünkü yaşadıkları dışlanmanın ne demek olduğunu biliyorlar.
İşte film, dostluğun yanında bu toplumsal yaraya da dokunuyor.
Ve ardından bütün dünyanın yaşadığı koronavirüs salgını geliyor.
Salgın, zaten hayatları zor olan insanların yaşamlarını daha da ağırlaştırıyor.
Geçim sıkıntısı, belirsizlik, çaresizlik…
Film, bu dönemin özellikle yoksul insanlar üzerindeki etkisine de değiniyor.
Çünkü aynı salgını yaşamış olmak, herkesin aynı koşullarda mücadele ettiği anlamına gelmiyor.
Kiminin evinde kalabilme imkanı varken kiminin geçinebilmek için yollara düşmek zorunda kalması, toplumsal eşitsizlikleri daha da görünür kılıyor.
MASADA YER EDİNMEK İÇİN…
Bütün bu zorlukların içinde mücadelenin özünde azim var.
Filmdeki bir söz bunu ne güzel anlatıyor:
“Masada yer edinmek için öncelikle yerden kalkmamız gerekiyor.”
Ama insanın yerden kalkabilmesi için de bazen uzanacak bir ele ihtiyacı vardır.
Bir arkadaşın eline…
Bir dostun omzuna…
Birbirinin acısını anlayan iki insanın dayanışmasına…
Çünkü dostluk yalnızca güzel günleri paylaşmak değildir.
Hayatın bütün ağırlığı omuzlarınıza çöktüğünde, yanınızda birinin olduğunu bilmektir.
İNSANIN ACISINI İNSAN ALIR…
Dostlar;
Bu film, yalnızca iki arkadaşın hikayesini anlatmıyor.
Yoksulluğu, ayrımcılığı, inanç üzerinden ötekileştirilmeyi, kadınların eğitim hakkını ve insanın toplumda kendisine bir yer açma mücadelesini de anlatıyor.
Bütün bunların ortasında ise iki arkadaşın birbirine duyduğu sevgi ve bağlılık var.
Bir insanın başka bir insanın hayatında ne kadar önemli olabileceğini hatırlatıyor bize.
Bir arkadaşımızın başarısına gerçekten sevinebiliyor muyuz?
Onun acısını kendi acımız gibi hissedebiliyor muyuz?
Kırıldığımızda, kızdığımızda dostluğumuzu bir kenara mı bırakıyoruz, yoksa birbirimize yeniden sarılmayı başarabiliyor muyuz?
Bizim topraklardan bir şiirle bitirelim yazımızı.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dostluğu eşsiz bir kitaba benzettiği dizelerinde ne güzel anlattığı gibi…
Sevmediğimiz sayfalar varsa atlayabiliriz. Her kırgınlıkta o sayfayı kökünden yırtmak şart mı?
Çünkü dostluk, bir insanın yalnızca güzel yanlarını sevmek değil, kusurlarına da anlayış gösterebilmektir.
Şükrü Erbaş’ın kitabının adı da çok manidardır:
İnsanın Acısını İnsan Alır…
Bugünlerde sıkça duyuyoruz:
“Artık gerçek dostluk kalmadı, her şey para ve çıkar olmuş…”
Oysa hâla bir dostunun başarısına kendi başarısı gibi sevinen, en zor gününde elini bırakmayan, kırgınlıkları bir kalemde silip atmayan insanlar var.
Belki de dostluğun bittiğine inanmak yerine, önce kendi dostluklarımıza dönüp bakmalıyız.
Birbirimizi ne kadar dinliyor, ne kadar anlıyor, ne kadar hoşgörü gösterebiliyoruz?
Çünkü dostluk yalnızca karşımızdakinden beklediğimiz bir değer değil, bizim de yaşatmamız gereken bir insanlık halidir.
İnsanın acısını insan alır. Yeter ki birbirimizin hayatından eksilmek yerine, birbirimizin hayatına iyi gelmeyi unutmayalım.
Hoşça kalın…