İnsan Düştüğü Yerden mi Başlar?

Yayınlama: 26.07.2026
17
A+
A-

Bazı düşüşlerin yarası görünür; bazılarınınki ise insanın içinde saklıdır. Biri bedeni acıtır, diğeri ruhu… Peki hangisinden ayağa kalkmak daha zordur?

Bazen de tam kalkamayacağımızı düşündüğümüz anda, hiç beklemediğimiz biri hikayemize dahil olur. Bir söz, bir dokunuş, saf bir sevgi ya da bir çocuğun dünyaya baktığı yer, insanın kendi hikayesinin sonunu değiştirebilir.

Bu sohbetimizde; düşmekle yeniden ayağa kalkmak arasındaki o ince çizgide, acının karşısına umudu, umutsuzluğun karşısına çocukluğun masumiyetini koyan sıra dışı bir hikayeye konuk oluyoruz.

Merhaba dostlar…

Yapacağımız sohbete konu olan filmin çekimleri tam 4 sene sürmüş, 18 ülke ve 26 farklı gerçek mekanda çekimler olmuş, hiçbir özel efekt kullanılmamıştır. Ayasofya da bu mekanlardan biridir. Bu film hakkında teknik detayları, yapım sürecini araştırmanızı öneririm çünkü çok şaşıracaksınız.

Filmimizin ismi The Fall (Düşüş) – 2006…

Masalsı anlatımla görsel şölene davetlisiniz. Çocukluk çağınızda dinlediğiniz gibi değil, gerçekçi, ruhu acıtan… Acıyla umut arasında hayal gücünün sınırsızlığı ve masalsı bir yolculuğa çıkaran film… Adı ‘Düşüş’ dostlar fakat hani hayat yolunda ‘düşeriz’ ya… Sonra düştüğümüz yerden kalkarız, zor olur, zaman alır, yaralarımız acır ama kalkarız ve biliriz ki her düşüş yeni bir başlangıçtır.

Ağaçtan düşüp kolunu kırmış küçük bir çocuk olan Alexandria isimli karakterimiz, psikolojik düşüş yaşayan Roy isimli karakterimizin ‘umudu’ oluyor. Bize şu soruyu da sorduruyor; fiziksel mi yoksa ruhsal düşüş mü insanın canını daha çok yakar ve hangisi başımıza geldiğinde kalkıp tekrar yürümek daha kolay olur?

Roy, duyduğu acı ile yaşamasını bir yolculuğa dönüştürmüştü, ihtiyacı olan bu acı yolu yürümek ve yolun sonunu görmekti. Alexandria’ya bir hikaye anlatıyor fakat anlattığı hikayede aslında ‘umutsuzluğunu’ oluşturduğu karakterler üzerinden anlatmaya çalıştıkça Alexandria bu hikayeye umut aşılıyor.

Filmde geçen şu replikle anlıyoruz ki Roy hikayedeki kontrolünü Alexandria’nın dokunuşları ile kaybediyor.

Roy: “Haydut, Odious’ın saklandığı yerin yanından geçerken Odious tam burnuna vurmuş.”

Alexandria: “Hayır, biraz bekle. Bekle, lütfen!”

Roy: “Böylece havuzun dibini boylamış. Yüzmeye çabalamamış bile.”

Alexandria: “Uyduruyorsun.”

Roy: “Hayır. Batmaya başlamış, ölüyormuş.”

Alexandria: “Bırak yaşasın. Neden herkesi öldürüyorsun?”

Roy: “Benim hikayem.”

Alexandria: “Benim de hikayem.”

Filmin bir de ‘görsel’ tarafı var. Yazının başında yazmıştım, 18 ülke ve 26 farklı gerçek mekanda çekimler tam 4 sene sürmüş, diye. Buradaki görselliğin özünde Roy’un acısı, umutsuzluğu varken Alexandria’nın eşsiz ve masum hayal gücü var. Çok fazla metafor kullanıldığı için izledikten sonra inceleme yazılarını da okumanızı tavsiye ederim.

Hem hikaye hem de görsellik tek bir noktada buluşuyor dostlar; her düşüşün aslında tekrar kalkmaya gebe olduğunu ve göz ardı edilmeyecek şekilde saf sevginin gücünü kabul etmemiz gerektiğini…

Filmin müzikleri de harika, mesela başlangıç müziği olarak Beethoven’ın 7. Senfonisi seçilmiş ve ‘düşüş’ olarak adlandırdığı bir senfonidir.

‘Bir altın çağ var: Çocukluk, gözü kapalılık, masumluk çağı bu.’ demiş Eugene Ionesco, Cehennem Günlüğü isimli kitabında…

Bir çocuğun dokunuşu, bir yetişkinin kendi hayatı hakkında almış olduğu kararı nasıl da etkiliyor. Hayatın tüm zorluğuna rağmen tekrar içine bir nefes gibi yaşama umudu nasıl doluyor.

Ne demişti Albert Camus, Düşüş isimli kitabında; ‘Ama bazen, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir’ ve asla unutmayalım ki hayat akıp gidiyor.

Montaigne demiş ki, ‘Kaldı ki dünkü gün bugün ölmüştür, bugün de yarın ölmüş olacak.’

Devam etmek için de insanın önce ‘kendini’ sevmesi gerekmez mi, bencillik sınırından uzak kalmak şartıyla…

Yalnız çocuk dünyası farklı, onlarda sevebilme yeteneği var.

İçinizdeki çocuğu yaşatın, çok zor olsa da…

Hoşça kalın…

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.