İki saate yaklaşan radyo yayınından notlar…
Gazetecilikte en verimli programlar, soruların önceden belirlenmediği, konuşulacak başlıkların sınırlandırılmadığı yayınlardır bence…
Çünkü gazeteci, merak ettiğini özgürce sorabilmeli…
Konuğu da cevap vermek istediği kadar değil, kamuoyunun merak ettiği kadar konuşabilmelidir.
Dün gazeteci meslektaşım Mehmet Ali Ekmekçi ile birlikte gerçekleştirdiğimiz radyo programında tam da böyle bir yayın yaptık.
Konuğumuz Nilüfer Belediye Başkanı Şadi Özdemir’di.
Program başlamadan önce ne “Şu konulara girmeyelim.” denildi ne de “Soruları önceden görebilir miyiz?” gibi bir talep geldi.
Tam tersine…
“İstediğinizi sorun!”
Aslında daha ilk dakikada kurduğu bu cümle, iki saate yaklaşan yayının da özeti gibiydi…
Üstelik canlı yayın sırasında radyonun WhatsApp hattına gelen sorular için de “İsterseniz dinleyicileri de yayına bağlayabilirsiniz.Sorun yok!” da dedi.
Yaklaşık 45 dakika olarak planladığımız yayının nasıl iki saate yaklaştığını doğrusu biz de anlayamadık.
Şarkılar çaldı…
Aralarda sohbet devam etti…
Zaman zaman güldük…
Zaman zaman Bursa’yı, Nilüfer’i ve ülke gündemini oldukça ciddi başlıklar üzerinden konuştuk.
İlk istediği şarkının “Sürgün” olması da mevcut durum düşünüldüğünde oldukça anlamlıydı…
Program bittikten sonra da sohbetimiz sona ermedi.
Kahvelerimizi içerken konuşmaya devam ettik.
Ancak Şadi Başkan’ın günü henüz bitmemişti.
Her hafta düzenli olarak gerçekleştirdiği Üç Fidan Parkı’ndaki vatandaş buluşmasına yetişmek üzere radyodan ayrıldı.
İşte o iki saate yaklaşan yayındaki aldığım notları paylaşmak istiyorum sizlerle…
…
Ve sohbet, göreve geldiği ilk günlerden başladı.
Aslında anlattıkları sadece bir belediyenin mali tablosu değildi.
Göreve başladığında karşılaştıkları tabloyu, geçmişten devralınan sorunları, bütçeyi, imar dosyalarını ve kurumsal yapıyı anlattı.
Ancak bütün bunların arasında özellikle üzerinde durduğu bir konu vardı:
“Biz sadece hizmet üretmedik, belediyecilik anlayışını değiştirdik” diyordu…
Bu cümleyi söylerken kastettiği sadece yeni parklar, yeni kreşler ya da devam eden yatırımlar değildi.
Asıl hedefinin, belediyeye gelen herkesin kendisini eşit hissettiği bir yönetim anlayışı oluşturmak olduğuydu…
Bu düşüncesini anlatırken verdiği örnek ise oldukça iddialı ve mühimdi:
“Rahmetli babam bugün mezarından çıkıp gelse de, bana en uzak duran kişi de aynı taleple belediyeye gelse, ikisi de aynı kuralla karşılaşmalı.”
..,
Ve konu ekonomiye geldi.
Belediyelerin son dönemde yaşadığı mali sıkıntıları uzun uzun konuştuk.
Göreve geldiklerinde bütçeye hakim olamadıklarını, bugün ise gelir-gider dengesini kurduklarını,
Geçmişte yüklenicilerin alacaklarını aylarca, hatta bir yılı aşkın süre beklediğini, bugün ise ödemelerin birkaç ay içinde tamamlandığını,
Bunun yalnızca belediyenin kasasını değil, ihaleleri de etkilediğini anlattı…
Çünkü yüklenici parasını zamanında alacağını bildiğinde teklifini daha düşük veriyor.
Bu da belediyenin aynı hizmeti daha uygun maliyetle almasını sağlıyordu..
Ayrıca ekonomiyi anlatırken İller Bankası kesintilerine de değindi Özdemir:
Belediyelerin gelirlerinin önemli bir bölümünün daha kasaya girmeden kesildiğini, bunun da hizmet üretme kapasitesini doğrudan etkilediğini söyledi.
Ve ardından son dönemin en çok tartışılan konularından biri olan katı atık bedeline geldi sıra:
Şadi Özdemir’e göre burada asıl konuşulması gereken konu, aylık 135 liralık ücret değildi.
“Asıl düşündürücü olan, vatandaşın artık bunu bile ödemekte zorlanır hale gelmesi”diyordu.
Kişi bazında bakıldığında yüksek görünmeyen bu rakamın, yüz binlerce abone düşünüldüğünde belediye için önemli bir gelir oluşturduğunu,
Katı atık bedelinin kaldırılmasıyla Nilüfer Belediyesi’nin yaklaşık 400 milyon liralık gelir kaybına uğradığını, bunun da doğrudan hizmet bütçesine yansıdığını ifade ederken,
Aslında ekonomik tabloyla yalnızca belediyeyi değil, vatandaşın alım gücündeki düşüşe de vurgu yapıyordu…
…
Ve sohbet ilerledikçe konu Nilüfer’e geldi.
“Nilüfer’i neden bu kadar hedefte hissediyorsunuz?” diye sordum.
Nilüfer’in yıllardır oluşan toplumsal yapısından söz etti.
Kent kültürünü benimseyen, eğitim düzeyi yüksek bir ilçe profili olduğunu belirterek;
“İnsanların yere çöp atmayı bile kendisine yakıştırmadığı bir ilçeden söz ediyoruz.”
Dahası Cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlı, bu yapının bazı siyasi anlayışlarla örtüşmediğini düşündüğünü ve bu nedenle Nilüfer Belediyesi’nin uzun yıllardır daha fazla eleştirildiğini ifade etti.
Katılırsınız ya da katılmazsınız…
Ama düşüncesinin hiçbir cümlesini sakınmadan ve samimiyetle anlattı…
…
Ve tabii ki Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi’nde son dönemde yaşanan gerginlikleri de konuştuk.
Siyasette eleştirinin doğal olduğunu,
Ancak tansiyonun sürekli yükselmesinin kimseye fayda sağlamayacağını da ekledi.
Bu bölümde kullandığı dil, uzlaşmayı önceleyen bir yaklaşım olsa da,
Mecliste yaşanan gerginlikte Şahin Biba’nın Yücel Akbulut’a sarf ettiği yakışıksız sözler nedeniyle özür dilemesini talep ettiklerini, ancak böyle bir özrün gelmemesi üzerine tepki olarak meclisi terk etmek durumunda kaldıklarını belirterek,konuya açıklık getirdi.
…
Ve programın en merak edilen başlıklarından biri…
CHP’deki mutlak butlan tartışmalarıydı.
Bu sürecin hukuksuz olduğunu düşündüğünü anlatırken ben de kendisine bir soru yönelttim.
“CHP Bursa İl Başkanlığı görevine getirilen Turgut Özkan’ı arayıp ‘Hayırlı olsun.’ dediniz mi?” diye sordum.
Cevabı hiç tereddütsüz geldi.
“Hayır. Hukuksuz olduğunu düşündüğüm bir süreç sonunda yapılan böyle bir görevlendirme için tebrik etmem mümkün değil.”
Ve hemen ardından kamuoyunda konuşulan yeni parti iddialarını sordum.
“Böyle bir süreç yaşanırsa nasıl bir yol izlersiniz?” dedim.
Bu kez de cevabı oldukça netti.
“Biz değişimcilerle yola çıktık, aynı yolda devam edeceğiz.”
Ve sanırım yayının en açık siyasi mesajlarından biri de buydu…
…
Ve konu CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalara geldi.
Kamuoyunda zaman zaman kendi adının da bu tartışmaların içine çekilmeye çalışıldığını hatırlatarak, “Böyle bir süreç yaşanırsa tedirgin olur musunuz?” diye sordum.
Hiç düşünmeden cevap verdi.
“Ben bildiğim doğrulardan vazgeçmem. Bunun bedeli hapis bile olsa…”
Ardından da Pir Sultan Abdal’ın hafızalara kazınan:
“Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” dizeleriyle tamamladı yanıtını…
Stüdyoda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Ve o birkaç dize, uzun uzun yapılan açıklamalardan daha güçlü bir mesajdı…
..,
Programın beni en çok etkileyen bölümlerinden biri ise anneler ve çocuklarla ilgili anlattıklarıydı.
Çünkü o bölümde artık siyaset konuşmuyorduk.
Hayata dokunan belediyeciliği konuşuyorduk…
Hamileliğin yedinci ayından itibaren başlayan destek modelinde,
Anne adaylarının yalnız bırakılmadığını,
Doğumdan sonra da desteğin sürdüğünü.
Çocukların ilk 72 ayında ailelerle bağını koparmadan gerekli tüm desteği verdiklerini,
İlkokula başlayana kadar devam eden bu yardımların, okula başlamadan hemen öncesinde ise hem çocuklara hem de ailelere yönelik eğitimler, rehberlik hizmetleri ve oryantasyon programlarla devam ettiğini anlattı…
Devamında ise;
“Biz annelerin çocuk büyütürken iş hayatından ve sosyal yaşamdan kopmasını istemiyoruz. Çocuğunun güvende olduğunu bilen bir anne hem kendisi hem toplum için daha güçlü olur. Mutlu anneler, mutlu çocuklar ve mutlu yarınlar demektir.”
Ve belediyecilik belki de sadece yapılan binalarla, açılan yollarla ya da tamamlanan projelerle anlatılmıyor.
İnsana dokunan, hayatı kolaylaştıran ve yıllar boyunca etkisini hissettiren hizmetler de en az onlar kadar değer taşıyor.
Ve sanırım geride en kalıcı iz bırakanlar da tam olarak bunlar oluyor…