Merhaba dostlar;
Hayal ettiği başarıya, şöhrete ve entelektüel güce kavuştuğu an, uğrunda savaştığı her şeyin ne kadar boş olduğunu fark edip derin bir boşluğa düşen Martin Eden…
Öyle ki Martin Eden’in bu psikolojisinin, psikoloji literatüründe “Martin Eden Sendromu” ya da Rus psikologların “başarı depresyonu” olarak tanımlandığını duydunuz mu? Bu terimin ne olduğunu araştırın derim. Hatta genç okuyucularıma bu işe vakit ayırmalarını tavsiye ederim.
Bu haftaki sohbet konumuz olan kitabın ismi: Martin Eden – 1909 – Jack London.
Jack London, İnsanın Sadakati isimli kitabında der ki:
“Hayat hayal kırıklıklarıyla dolu ve öyle olmalı zaten. En tatlı et kıtlıktan sonra gelen ve en yumuşak yatak da zor bir avdan sonra yatılandır.”
Hani deriz ya; yolun sonundan ziyade gidilen yoldur güzel olan…
Her insan ister ki kurduğu hayaller gerçekleşsin, başarılı olmanın hazzını yaşasın. Bakın dostlar, mutluluğunu yaşasın demedim. Çünkü haz ile mutluluk arasında fark vardır. Prof. Dr. Robert Lustig’in bu konudaki açıklamasını arama motorundan bulup okuyun bence…
Prof. Dr. Robert Lustig:
“Ve son olarak, en önemlisi: Haz dopamindir, mutluluk ise serotonindir. Serotonini aşağı çeken tek şey vardır, o da dopamindir. Yani ne kadar çok haz peşinde koşarsanız, o kadar çok mutsuz olursunuz.”
Kitaba dönecek olursak; aşık olduğu burjuva sınıfından Ruth’a layık olabilmek için gecesini gündüzüne katarak kendini eğiten işçi sınıfından bir denizcinin hikayesidir.
Açlıkla, uykusuzlukla ve reddedilmelerle boğuştuğu zorlu sürecin sonunda hayalindeki üne kavuşup başarılı bir yazar olur. Ancak yazarın kitapta anlatmak istediği işte burada başlar: Arzuladığı bu zirveye ulaştığında mutluluğu değil, derin bir anlamsızlığı bulmasıdır. Çünkü hayatın anlamını ararken elinde kalan tek şey koca bir boşluk olmuştur.
Şimdi dostlar, neden haz ile mutluluk arasındaki farkın önemine değindim?
Martin Eden’in kitapta söylediği şu söz belki de özetliyor:
“Hayatın anlamını arıyordum; bulduğumda elimde yalnızca boşluk vardı.”
Martin Eden için başarı, “sevilen-bilinen-okunan yazar” olmaktan geçiyordu. Oysa başarıya ulaştığında mutluluğu bulmaz.
Tekrar Prof. Dr. Robert Lustig’e döndüğümüzde:
“Mutluluk terimini haz ile karıştırdılar ve birbiriyle özdeşleştirdiler. Böylece mutluluğu satın alabileceğinize inandırıldınız.”
Hedonik adaptasyon… Psikolojik bir terimdir dostlar…
Kısaca tanımı; mutluluğa ve/veya hüzne zamanla alışılması, ruhun kabullenişi diyebiliriz. Bu terimi araştırıp uzman kişilerin yazılarını okursunuz. Kitabı ilgilendiren tarafı şu:
Bir insan mutluluğu başarıya indirgerse ve sadece o hedefe ulaşıp ulaşmadığı ile ilgilenirse, sahip olduğunda mucize gibi gelen o hayal “sıradanlaşır mı, alışır mı” ve en kötüsü “boşluğa” düşer mi?
Yazar bu soruya cevap arıyor.
Ya bizler?
Hayal ettiğimiz bir araç ya da ev, belki de villa… Akademik başarı ya da iş dünyası için hayal edilen kariyer… İnsandan insana değişir ve uzar bu liste…
Hayatın anlamını bunlara indirgemek, dostlar, farkında olmadan hem kendi omuzlarımıza hem de minik elleriyle hayatı yeni tanımaya çalışan çocuklarımızın, sevdiklerimizin iç dünyalarına taşınması imkansız yükler bırakmıyor muyuz?
Jack London tabii ki “Hayal etmeyin, başarılı olmaya çalışmayın” dememiştir. Buradaki ince çizgilere de dikkat etmek gerekir.
Hayat bir yolculuktur. Hayallerimizin, amaçlarımızın hayatın merkezinde olmaması; bu yolculukta sevdiğimiz insanların, sanatın, doğanın, arkadaşlarımızın bize eşlik etmesine izin vermenin, bunun için çaba sarf etmenin çok değerli olduğunu içselleştirmeliyiz.
Kendimizden uzaklaşmamalıyız dostlar…
Martin Eden, bireysel iradeye, çabaya ve başarıya inandı.
Bireycilik; tek başına yürümek, tek başına başarmak…
Yükselmenin, kendi varlığını ispatlamanın tek yolu birey olmaktı. Başarıyı yakaladıktan sonra etrafını saran kalabalığın sadece “başarılı yazar” için orada olduğunu anladığında, aslında “yalnız” olduğunu da fark etti.
Çünkü bu kalabalık, açlıkla, uykusuzlukla ve reddedilmelerle boğuştuğu zorlu süreçte yanında değildi.
İçten gelen bir “Sana inandım” sözüne, uzatılan sıcak bir ele öyle çok açtı ki…
Dostlar, şimdi yazının giriş cümlesini bir kez daha okuyun.
İnsan sosyal bir canlıdır. Peki bireycilikte insan kendini nerede konumlandırır?
Toplumdan sıyrılıp sadece kendine ait olduğun an, aslında dünyanın en ıssız ve en derin yalnızlığına adım atmış olmuyor mu?
Mutluluk aranarak bulunacak bir şey değildir.
Arkadaşla içilen bir kahvede, bir bebeğin gülüşünde… Belki de ansızın hayatımıza giren bir insanda…
“Hayatta her şey kötüye gidebilir, aşk hariç. Yeter ki bitkin düşen, bocalayıp tökezleyen zayıf iradeli biri olmasın, aşk hiçbir zaman yolunu şaşırmaz.”
“Aşk inanmaktır aynı zamanda. Sevgiline gönlünü verdiğin gibi ruhunu da vermektir. Gerekirse benliğini teslim etmektir. Ruhundan ruh, gücünden güç katmaktır.”
“Aşk fazlasıyla muhteşem ve soyluydu; Martin de aşkı eleştiriye tabi tutarak lekelemeyecek kadar sadık bir sevdalıydı.”
Hoşça kalın…