Türkiye’nin gıda güvenliği ve tarım ihracatı cephesinden gelen haberler, artık görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaştı.
Avrupa Birliği Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) kayıtları ve muhalefet milletvekillerinin Meclis gündemine taşıdığı veriler, hem ihracatımız hem de halk sağlığımız açısından ciddi soruları beraberinde getiriyor.
Saadet Partisi Antalya Milletvekili Şerafettin Kılıç, gümrüklerde yaşanan sorunlar nedeniyle incir ihracatındaki tıkanıklığı 12 maddelik soru önergesiyle Meclis gündemine taşıyarak hükümeti acil bir “Ulusal İncir Eylem Planı” açıklamaya çağırdı.
CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer ise 2026 yılına ilişkin açıkladığı verilerde, Türkiye menşeli ürünler hakkında 270 bildirim yapıldığını, bunların 197’sinin sınırdan geri çevrilmeyle sonuçlandığını belirtti. Gürer, okratoksin A kaynaklı bildirimlerin 136’ya ulaştığını ifade ederek üretim, kurutma ve depolama süreçlerindeki denetim sorunlarına dikkat çekti.
İYİ Parti Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez de ihraç edilmek istenen 323 gıda ürününde sağlığa zararlı maddeler tespit edildiğini belirterek çeşitli örnekler paylaştı.
Fransa’ya gönderilen incirde aflatoksin, Almanya’ya gönderilen helvada salmonella, Hırvatistan’a gönderilen mercimekte kurşun ve Bulgaristan’a gönderilen limonda chlorpyrifos kalıntısı…
Çömez’in gündeme getirdiği soru ise oldukça önemli:
“Peki geri gelen bu ürünleri millete mi yedirdiler?”
Bu sorunun yanıtı, yalnızca siyasi tartışmalarla değil, ürünlerin akıbetini ortaya koyan şeffaf ve izlenebilir denetim kayıtlarıyla verilmelidir.
TARLADAN SOFRAYA UZANAN RİSK
Sorun yalnızca ihracattan geri çevrilen ürünlerle sınırlı değil.
Türkiye’de çok geniş bir üretim ve satış ağı bulunuyor. Tarımsal üretimde kullanılan kimyasalların yanlış veya aşırı uygulanması, hasat sonrası yetersiz kurutma ve depolama koşulları, gıda güvenliğini tehdit eden başlıca riskler arasında.
Üstelik market raflarında ve pazarlarda karşılaştığımız tağşiş ve taklit ürünler de ayrı bir sorun oluşturuyor.
Nişasta ve bitkisel yağla üretilen sahte peynirler, farklı et türleri veya sakatat karıştırılan kıyma ve sucuklar, başka yağlarla tağşiş edilen zeytinyağları ve sahte ballar…
Bütün bunlar tüketicinin hem sağlığını hem de güvenini tehdit ediyor.
Elbette kamu denetimleri vazgeçilmezdir. Ancak böylesine geniş bir üretim ve satış zincirinde yalnızca son ürünün denetlenmesi yeterli değildir.
Asıl mesele, sorun ortaya çıktıktan sonra cezalandırmak değil, güvenli üretimi daha tarladayken güvence altına almaktır.
Çünkü uluslararası standartları karşılayamayan üretim, yalnızca halk sağlığını değil, ihracat pazarlarımızı ve çiftçimizin geleceğini de riske atıyor.
KÜÇÜK ÜRETİCİ BU YÜKÜ TEK BAŞINA TAŞIYAMAZ
Mazot, gübre, yem ve enerji maliyetleri altında ezilen küçük üreticiden, bütün teknolojik yatırımları tek başına gerçekleştirmesini beklemek gerçekçi değildir.
Bir çiftçinin kendi imkanlarıyla modern kurutma tesisleri kurması, soğuk hava depoları oluşturması, gelişmiş ilaçlama ekipmanları satın alması ve ürünlerini uluslararası standartlarda analiz ettirmesi çoğu zaman mümkün değildir.
Üstelik üretici, bütün bu maliyetleri karşılasa bile pazarlama ve fiyat belirleme konusunda tüccar karşısında yeterli güce sahip olamayabilir.
İşte tam da burada köy kooperatiflerinin önemi ortaya çıkıyor.
Çünkü küçük üreticinin tek başına gerçekleştiremediği yatırımlar, örgütlü üretim modeliyle ortaklaşa hayata geçirilebilir.
ÇÖZÜM: GÜÇLÜ KÖY KOOPERATİFLERİ VE OTOKONTROL SİSTEMİ
Gıda güvenliğinde kalıcı çözüm, üreticiyi yalnız bırakan anlayıştan vazgeçerek köy kooperatifleri üzerinden örgütlü, teknolojik ve izlenebilir bir üretim modeline geçmektir.
Devletin denetim sorumluluğu devam ederken kooperatifler, üretim aşamasında kendi iç kontrol mekanizmalarını oluşturabilir.
Bu modelin temelinde beş önemli adım bulunuyor:
1. Tarlada kontrollü ve kayıtlı üretim
Kooperatif bünyesinde görev yapan ziraat mühendisleri, bitki koruma ürünlerinin doğru dozda ve uygun zamanda kullanılmasını denetler. Gerekli analizlerden geçmeyen ürünlerin piyasaya sunulması önlenir.
2. Güvenlik kodlu etiket ve izlenebilirlik
Kooperatif çatısı altında üretilen ve işlenen et, süt, peynir, sucuk, zeytinyağı ve diğer ürünler, karekod veya doğrulanabilir güvenlik kodlarıyla tüketiciye sunulur.
Tüketici, telefonuyla kodu okuttuğunda ürünün hangi köyde üretildiğini, hangi kooperatif tarafından işlendiğini, denetim süreçlerini ve paylaşılabilir analiz sonuçlarını görebilir.
Böylece hem tüketici güveni güçlenir hem de taklit ve tağşişle mücadele kolaylaşır.
3. Teknolojinin köye taşınması
Modern kurutma tesisleri, soğuk hava depoları, ortak makine parkları ve analiz imkanları kooperatifler aracılığıyla oluşturulur.
Özellikle incir gibi kurutma ve depolama koşullarına duyarlı ürünlerde aflatoksin ve diğer küf toksinlerinin oluşma riski önemli ölçüde azaltılabilir.
4. Üretim maliyetlerinin düşürülmesi
Gübre, yem, mazot ve diğer girdilerin toplu teminiyle maliyet avantajı sağlanır.
Ürünler yalnızca ham madde olarak satılmaz; işlenir, paketlenir ve kooperatif markasıyla pazara sunulur.
Böylece çiftçi, emeğinin karşılığını alma ve fiyat belirleme konusunda daha güçlü hale gelir.
5. Köy ekonomisinin ve üreticinin korunması
Güçlü kooperatifler, küçük üreticinin büyük sermaye karşısındaki pazarlık gücünü artırır.
Köylünün toprağını, üretim imkanlarını ve geleneksel hayvancılığı koruyabilmesi için ekonomik dayanışma zemini oluşturur.
ÜRETİCİ ÖRGÜTLENMEDEN GIDA GÜVENLİĞİ SAĞLANABİLİR Mİ?
Bugün tartışmamız gereken yalnızca Avrupa’dan geri çevrilen ürünlerin akıbeti değildir.
Asıl tartışılması gereken, bu ürünlerin neden uluslararası standartları karşılayamadığı ve aynı risklerin iç piyasada nasıl önleneceğidir.
Sadece sınır kapılarında yapılan kontrollerle veya market raflarındaki denetimlerle bu sorun çözülemez.
Gıda güvenliği, üretimin başladığı tarladan tüketicinin sofrasına kadar uzanan bütün aşamaları kapsamalıdır.
Bunun yolu da küçük üreticiyi teknoloji, uzmanlık, ortak sermaye ve güçlü bir denetim sistemiyle buluşturmaktan geçiyor.
Köy kooperatifleri bu dönüşümün en önemli araçlarından biri olabilir.
Ancak bunun için kooperatiflerin yalnızca kağıt üzerinde kurulması yetmez. Şeffaf yönetim, profesyonel kadrolar, bağımsız analizler, kamu desteği ve etkin denetimle güçlendirilmesi gerekir.
Üretmeyen değil, örgütlenemeyen üretici kaybediyor!
Avrupa pazarındaki itibarımızı korumak, çiftçimizin emeğini güvence altına almak ve sofralarımıza sağlıklı gıda ulaştırmak istiyorsak, çözümü yalnızca denetimlerde değil, üretimin örgütlenmesinde de aramalıyız.
Çünkü güçlü köy kooperatifleri, güçlü üretici ve güvenli gıda demektir…