GENÇ OLMAK BU MU, KAYBOLMAK GENÇ OLMAK MI?

Yayınlama: 15.07.2026
125
A+
A-

Bugün sokaklara, meydanlara ve en acısı da evlerimizin içine baktığımızda, içimizi sızlatan derin bir boşluk görüyoruz. Gençlerimizin omuzlarındaki gelecek kaygısı, belirsizlikler ve sistemin yüklediği ağır sorumluluklar her geçen gün biraz daha artıyor. Kendimize şu can alıcı soruyu sormanın vakti çoktan geldi:

Genç olmak gerçekten bu mu? Yoksa gözlerimizin önünde yavaş yavaş kaybolmak mı?

Gençlerin omuzlarındaki yük yalnızca ekonomik sıkıntılar ya da gelecek kaygısı değil. Bizi asıl düşündüren; üretmeyen, el becerisi kazanmamış, alın terinin değerinden uzaklaşan bir neslin ortaya çıkması ve buna paralel olarak toplumsal değerlerimizin her geçen gün biraz daha aşınmasıdır.

Unutmayalım ki bir neslin yozlaşması, yalnızca bugünü değil, bir yüzyılı kaybetmek demektir. Bugün yaptığımız hataların bedelini belki de üç ya da dört nesil sonra ancak telafi edebileceğiz.

Henüz çok geç değil.

Gelin hepimiz yaşadığımız sokağın annesi, babası, amcası, dayısı, halası ya da teyzesi olalım. Sessizce elimizden kayıp giden bu geleceğe birlikte sahip çıkalım.

Çünkü çürüyen bir toplum varsa, bundan hiçbirimiz bağımsız değiliz. Aynı toprağın insanları, aynı ülkenin evlatlarıyız. Birbirimize yeniden sevgiyle, saygıyla ve hoşgörüyle yaklaşmayı hatırlamak zorundayız.

Bir zamanlar bu topraklarda çalışkan ve üretmek isteyen bir genç görüldüğünde; esnafı, komşusu, mahallesi ona manevi bir kredi açardı. Hata yapsa bile elinden tutulur, yeniden ayağa kalkması sağlanırdı.

Bugün ise gençlerimiz hayata bir adım önde değil, adeta birkaç adım geride başlıyor.

Televizyon dizileri ve sosyal medya mecraları, onlara çalışmadan elde edilen lüks yaşamları, gösterişli otomobilleri ve ulaşılması kolay görünen bir refahı pazarlıyor. Bu yapay dünyaya özenen, ancak hayatın gerçekleriyle yeterince tanışmamış genç zihinler, ilk zorlukta büyük hayal kırıklıkları yaşıyor.

İlkokuldan üniversiteye kadar uzanan eğitim hayatı, sonunda tek bir sınavın iki dudağı arasına sıkıştırılıyor. Oysa tek bir sınav, tek bir yanlış cevap ya da birkaç puanlık fark; bir gencin bütün geleceğini belirlememeli. Yılların emeğinin tek bir günde silinip gitmesini izlemek, sadece gençler için değil, toplumun tamamı için büyük bir kayıptır.

Bu yüzden eğitimde yalnızca müfredatı, sıraları ya da sınavları konuşmak yeterli değildir. Asıl konuşmamız gereken; el becerisi, üretim, yetenek, meslek edinme ve hayatın kendisidir.

20 yaşına kadar dört duvar arasında, hayatın gerçeklerinden uzak büyüyen; bilgiyi ezberleyen ama üretmeyi öğrenemeyen milyonlarca genç yetiştiriyoruz. Anne işe gidiyor, baba işe gidiyor… Çocuk ise okul ile ekran arasında sıkışıp kalıyor.

Ne yazık ki eğitim, birçok gencimiz için hâlâ tahtadaki formüllerden, x’lerden ve y’lerden ibaret. Oysa hayat yalnızca sınavlardan oluşmuyor. Genç; üretmeyi, sorumluluk almayı, bir işi başarmanın mutluluğunu ve emeğin değerini de öğrenmeli.

Hayata dokunamayan, üretimle tanışmayan ve meslek becerisi kazanamayan gençler; kolay yoldan para kazanma hayaline, sanal dünyanın sahte parıltısına ve giderek daha tehlikeli hâle gelen bağımlılıklara sürükleniyor. Kaybettiğimiz yalnızca meslek sahibi bireyler değil; kültürümüz, saygımız, paylaşma duygumuz ve ahlaki değerlerimizdir.

Sorun sadece mesleki yetersizlik de değil.

Bugün meslek ahlakını, kamu ahlakını ve günlük hayatın en temel saygı kurallarını da hızla kaybediyoruz. Üstelik gençler bunu yalnızca çevrelerinden değil, ekranlardan da görüyor.

Her gün kamuoyunun önünde yaşanan tartışmalar, bitmeyen yolsuzluk iddiaları, hakaretler, kutuplaştırıcı dil ve bitmek bilmeyen polemikler gençlerin hafızasında derin izler bırakıyor.

Atalarımız boşuna, “Hoca ne yaparsa cemaat de onu yapar.” dememiş.

Toplumun önünde duran insanlar dürüstlüğü, adaleti ve ahlakı temsil etmek yerine birbirlerini itibarsızlaştırmayı tercih ederse, gençlerden farklı davranmalarını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir?

Tam da bu noktada kendimize başka bir soruyu daha sormalıyız:

Biz gençlere gerçekten nasıl bir rol model sunuyoruz?

Ekranlara baktığımızda, ülkenin gerçek sorunlarını konuşmak yerine bir siyasetçinin kullandığı tek bir kelimeyi günlerce tartışan yorumcular görüyoruz. Gençlerin geleceği, eğitim sistemi, üretim, işsizlik, bağımlılık ve aile yapısı geri planda kalırken; saatlerce süren kısır tartışmalar toplumun asıl gündeminin önüne geçiyor.

Oysa memleketin gerçek meselesi ne sosyal medyadaki gündemlerdir ne de televizyon ekranlarında büyütülen yapay polemiklerdir.

Asıl mesele; sessizce elimizden kayıp giden gençliğimizdir.

Çünkü bir ülke gençlerini kaybetmeye başladığında, aslında geleceğini de kaybetmeye başlamıştır.

Yürekten yükselen o türküde söylendiği gibi:

“Ankara’dan tren gider, varımı yoğumu alır gider…”

Biz bu topraklara kök salmış bir milletiz. Ne değerlerimizi sınır kapılarında bırakmayı düşündük ne de ailemizden, vatanımızdan vazgeçmeyi…

Fakat bugün bizi bir arada tutan görünmez bağlar, yapay ayrışmalarla zayıflatılıyor. Birileri kendini yalnızca “mukaddesatçı”, bir başkası yalnızca “milliyetçi”, kimi “Kemalist”, kimi “memleketçi”, kimi “sağcı”, kimi “solcu” olarak tanımlıyor ve kendisini diğerlerinden ayırıyor.

Oysa kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bunlar gerçekten birbirinin alternatifi mi?

Ben buna inanmıyorum.

Tam tersine…

Bunların her biri, bu milleti ayakta tutan büyük çınarın farklı dallarıdır. Bir dalı keserek ağacı güçlendiremezsiniz. Ağacı ayakta tutan; bütün dalların aynı kökten beslenmesidir.

Gerçek mukaddesatçılık; sadece inancını dile getirmek değil, kul hakkına riayet etmek, alın terine saygı duymak ve ahlaklı yaşamaktır.

Gerçek milliyetçilik; vatan toprağını, merasını, ormanını, suyunu korumak; üretimi desteklemek ve bu ülkenin emeğine sahip çıkmaktır.

Gerçek cumhuriyetçilik ve Kemalizm; aklı ve bilimi rehber edinmek, tam bağımsızlığı savunmak ve ülkesine katma değer üretmektir.

Gerçek memleketçilik ise doğduğun toprağın derdiyle dertlenmek, komşusunun hukukunu gözetmek ve yaşadığı şehre karşı sorumluluk hissetmektir.

Sağcılık da solculuk da, bu ülkenin refahını ve adaletini kendi bakış açılarıyla savunma iddiasındadır. Hiçbiri, diğerini vatan sevgisinden mahrum bırakacak bir üstünlük sebebi değildir.

Olgun insan; manevi değerlerine bağlı, vatanını seven, aklı ve bilimi rehber edinen, üreten, çalışan ve yaşadığı topluma karşı sorumluluk hisseden insandır.

Bugün ihtiyacımız olan şey; birbirimizi etiketlemek değil, ortak değerlerde buluşabilmektir.

Eğer yarınlarımızı kaybetmek istemiyorsak, gençlerimizin eline yalnızca kalem değil; zanaatı, üretmeyi, emeği ve güçlü bir ahlak anlayışını da vermeliyiz.

Onları hayata hazırlayacak olan şey, ekranlarda saatlerce süren yapay tartışmalar değil; aileden başlayıp okulda güçlenen, toplumun tamamının omuz verdiği bir tecrübe mirasıdır.

Çünkü bugün gençlerin elinden tutmazsak, yarın düştüğümüzde elimizden tutacak kimseyi bulamayabiliriz.

Bir ülkenin en büyük zenginliği ne yer altındaki madenleridir ne de kasasındaki paradır.

En büyük zenginliği; iyi yetişmiş, ahlaklı, üreten ve ülkesine sahip çıkan gençleridir.

İşte bu yüzden kendimize dönmenin, birbirimizi yeniden anlamanın ve geleceğimizi birlikte inşa etmenin vakti çoktan geldi.

Yarın çok geç olabilir.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 2 Yorum
  1. Ahmet Babaoğlu dedi ki:

    Milli değerlerimizden uzaklaştık, uzaklaştırıldık buda durup dururken olmadı, bu kirli siyaset herkesi bölme aşamasına getirdi ,adaletin herkese farklı işlediği, eğitimin kendi görüşüm, olmadığı, elitler denilen kısmın çocukları avrupada, Amerikada donanımlı okullarda okurken ,alt kesimin bu eğitime ulaşamaması ve daha niceleri. Artık dönüşün zor olduğu zamanlardayız gibi

  2. Nesrin Yazici dedi ki:

    Gençlerin geleceğini temin edecek adımlar atılmalı.Bu sanayicilerin ve siyasilerin boynunun borcudur