10 Mayıs 1979’da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne konuşmacı olarak davet edilen Bülent Ecevit, Türkiye’nin demokrasi geçmişine ve Konsey ile ilişkisine dair güçlü bir değerlendirme yapmıştı. Ecevit, Türkiye’nin demokrasi serüveninin inişli çıkışlı olduğunu ama Avrupa Konseyi üyeliğinin bu yolda bir pusula işlevi gördüğünü vurgulamış; kısa vadede sıkıyönetimden çıkış umudunu dile getirmişti. Ne var ki, bu umutlar gerçekleşmedi ve 12 Eylül 1980 darbesi Türkiye-Avrupa ilişkilerinde derin yaralar açtı.
O dönemde Avrupa’da insan haklarına dair duyarlılık artmış, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler diktatörlükten demokrasiye geçiş yapmıştı. İletişim teknolojilerinin yaygınlaşması da gelişmelerin hızla duyulmasına neden oluyordu. Bu atmosferde Türkiye’deki darbe Avrupa Konseyi’nin gündeminde hemen yer buldu; AKPM başkanı Henri de Koster darbe üzerine açıklama yaptı ve Türkiye meselesi genel kurulların ana gündemlerinden biri haline geldi.
AKPM’de darbenin kabul edilemez olduğunu savunanlar, Türkiye’ye anlayış gösterilmesini isteyenler ve orta yol arayanlar şeklinde üç ana grup belirdi. Raportör Ludwig Steiner ile Siyasi İşler Komisyonu, Türkiye’yi yakından izleme ve üyelikten çıkarmaya gidebilecek adımları hemen atmama yönünde bir tutum benimsedi. Buna karşın bazı parlamenterler, ordunun müdahalelerini ve insan hakları ihlallerini açıkça eleştirdi.
Türk heyetinin durumu tartışmaların merkezindeydi: Darbe sonrası gönderilen delegasyon sınırlı sayıda tutulmuş, parlamenter statüleri tartışmalı olan isimler Strasbourg’da temsil etmişti. Heyet başkanı Cevdet Akçalı ve diğer temsilciler, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nde kalmasını sağlamak ve üyeliğin askıya alınmasını engellemek için diplomatik bir denge kurmak zorunda kaldılar.
AKPM’nin Ekim 1980, Ocak 1981 ve Mayıs 1981 oturumlarında Türkiye gündemi defalarca ele alındı. Raportör Steiner’ın hazırladığı raporlar, Türkiye’den demokrasiye dönüş çağrısı yaparken, üyeliğin derhal askıya alınmasından kaçınma eğilimindeydi. 29 Ocak 1981’de kabul edilen metin, Türkiye’ye taraf olduğu insan hakları yükümlülüklerine dönmesi, milletvekillerinin serbest bırakılması ve demokratik özgürlüklerin yeniden tesis edilmesi gibi taleplerde bulundu; Bakanlar Komitesi’nden uymazsa tüzük gereği işlem yapılmasının değerlendirilmesi istendi.
Mayıs 1981 oturumunda ise AKPM, Türkiye’yi yakın takibe almayı kararlaştırdı ve Türk heyetinin yetki süresinin uzatılmamasına karar verdi. Bu karar sonucu Türkiye 1949’dan bu yana ikinci kez belirli bir süre için Meclis temsilcilerini Strasbourg’a gönderemedi; koltuklar 1984’e kadar boş kaldı.
Strasbourg’da zaman zaman Ankara ile diyaloğun sürdürüldüğü görüşmeler yapıldı. 1982’de AKPM heyetiyle Çankaya’da görüşen Kenan Evren, dışarıdan anlayış talep etti ve sözleşmelere bağlı kalma taahhüdünde bulundu. Buna rağmen, Fransa, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi bazı devletler Türkiye’deki uygulamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu belirleyerek 1 Temmuz 1982’de AİHM sürecini başlatmak üzere komisyona başvurdular. Bu devletler arası başvuru, esas olarak DİSK davasıyla ilişkilendirildi; daha sonra, verilen sözler ve diplomatik süreçler sonucunda 1985’te geri çekildi.
Doğu Avrupa’da değişim rüzgârları eserken Türkiye, 1986-87 döneminde Avrupa Konseyi dönem başkanlığını üstlenme fırsatı buldu. Bu dönemde Türkiye, vatandaşlarına Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkı tanıdığını duyurarak Avrupa ailesine dönüş sinyali verdi. Ancak 12 Eylül’ün yarattığı yapısal zararlar ve siyasi dengesizlikler, Türkiye’nin 1990’larda Avrupa’daki hızlı demokratik ilerlemeye kolayca yetişmesini engelledi.
Özetle, 12 Eylül 1980 darbesi Türkiye ile Avrupa Konseyi arasındaki ilişkilerde derin bir kırılma yarattı. AKPM tartışmaları, raporlar, diplomatik görüşmeler ve hukuki süreçler aracılığıyla Avrupa’nın baskısı ve gözetimi sürdü; ancak darbenin uzun vadeli siyasi ve toplumsal etkileri Türkiye’nin demokratik entegrasyonunu geciktirdi.